21 Eylül 2023 Perşembe

"ZOROĞLU" REZİLLİĞİ ÜZERİNDEN BELLEK YİNELEMESİ

 


"ZOROĞLU" REZİLLİĞİ ÜZERİNDEN BELLEK YİNELEMESİ

Adeta sinir uçlarımızla oynayıp, insan yanımızı ve ortak değerlerimizi örseleyen olayların yazılı ve görsel basınca ısrarla ıskalanmasının, artık kronik bir duruma dönüştüğünü söylemek hiç de abartı ya da haksızlık olmasa gerek. 

Konu, olay ve de zaman her ne olursa olsun... Asla toz kondurmadıkları kurulu ve kutsal sistemlerinin kokuşmuşluğundan ve çürümüşlüğünden başka bir şey olmayan onca çocuk taciz, tecavüz, alıkoymalarından sonra,  iğrençlik -hem de- Hipokrat yeminli klinik düzeyde.

Alın size, insanlık ve insan hakları çıtasının yerlerde süründüğü nokta. Yaşamın her alanında hedef tahtasına oturtulan ülkem insanının yardım isteyen çığlıkları bu kez laboratuvar deney masalarından geliyor. Vicdanını henüz yitirmemiş bir insanı, en az "Kuzuların Sessizliği" filmindeki kadar ürperten bir durum.

Ve yine çocuklar… O minik bedenlerin, yine ruh sağlıklarını altüst eden, hiçe sayan akıl almaz, korkunç müdahaleler, kasten/ bilerek/ organize farmakolojik deneyler...

Topu topu, henüz beş altı yıl yaşanabilmiş bir yaşamın geleceğini karartan, bu kez bir imam, bir müezzin değil; Çapa Tıp çıkışlı bir profesör ve onun diplomalı çetesi.

*  *  *

Hipokrat terbiyesini bozup kesinlikle yüzüne tükürürdü. Çocuk hastalarına, sadece anestezi koşulunda düşük dozlarda verilen ketamin denilen uyuşturucu maddeyi, hem de hayvanlara verilen oranda veriyor.  Aile büyüklerinin cinsel istismarına uğradıklarına, ancak bunu bilinçaltına gömdüklerine, anımsamaları gerektiğine inandırıyor. Anımsamasalar da, onlardan şikayetçi olmaya,  dahası onları zehirleyip öldürmeye ikna ediyor. Denek çocuklar, aileleri ile birlikte savcıların kapılarında sıraya geçtiklerinde de olay açığa çıkıyor. 

*  *  *

M. Mungan'ın şiirindeki gibi, "Çok eskidendi". Çocuğun utangaçlığından sarı başını her yana yatırdığında, aile içinde şaka konusu olduğu zamanlar... Kırk yılda bir cinayet işlenir, yine kırk yılda bir kara sevdaya tutulmuş, umutsuz bir kız tütün zehiri içip taze canına kıyardı. Destancılar sözlü gazetelerdi. Mahalle aralarında dolaşır, yanık sesleri ile acıklı olayı duyururdu. Çocuklar peşlerine takılır, anlamaya çalışırlardı. Gündelik yaşamda kara haberlerden çok iyilikler, doğruluklar ve güzellikler vardı. Ev gezmeleri, yarenlikler, gülüşmeler eksik olmazdı. Boş arsada mahalle maçları. Henüz sevgilerin gereksiz yere harcanıp tüketilmediği, hoşgörü damarının çatlamadığı ve farklılıkları zenginlik olarak görmenin erdemlilik sayıldığı vicdanlı günlerdi.

Eskidendi... Çocuklar sokak aralarında bile güvende, ortalık temiz/ tertemizdi.

*  *  *

Ve AKP’li vahşi, nobran ve örümcekli yıllar. Her santimetre karesine gözyaşı, ölüm ekili topraklarda, gün geçmiyor ki, kanımızı donduran bir kara haber duyulmasın. Artık ‘bellek zayıflığı ve kanıksama’ olağanlaştığından “Profesör Kabus” da, sol/ sosyalist muhalif basın olmasa arada kaynayıp gidecek gibi. Omurgalı gazetecinin günlerdir süren tanıklı/ belgeli dizi haberine karşın, ilgili bakanlıklardan ‘tıs’ yok… Karanlığın cüceleri ‘üç maymun’a taş çıkartıyor.

Anlatılmak istenen, insanların kimliklerinin ve aidiyetlerinin manipüle edilmesi yeni bir olay değil.

Prof. Zoroğlu rezilliği, açık faşizmin 12 Eylül günlerinde, ‘mağdur’ değil taraf olmuş onurlu insanlara, sıkıyönetim cezaevlerindeki -asla teslim olmamış- siyasi tutsakların HZİ Vakfı’nın nasıl ilaçlı deneylere tabi tutulduğunu anımsatır.

Kurucusundan çalışanına ‘Hipokrat Yemini’ etmiş, “İnsanlardaki komünist eğilimin tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu” savunan,  bunu cuntanın onay ve desteği ile Erzurum, Mamak ve Metris gibi toplama kamplarında direnen sol/ sosyalist insanlar üzerinde uygulayan bir vakıftan söz ediyoruz.  Öyle ki, nöropsikiyatri alanına emek vermiş bilim insanları yattığı yerde ters döner.

Sınıfsız, sömürüsüz ve de sınırsız başka bir dünyanın olası olduğunu savunan dünya görüşünün, ilaçlı tedavilerle, lokal deneylerle iyileştirilebilecek psikiyatrik hastalıklar olarak gören, bilim dışı saçmalığı Hitler Faşizmi icat etmişti(!)

HZİ Vakfı’nın iğrenç elleri, sıkıyönetimin elindeki rehinelerin karavanalarına kadar uzandı. Onca ilaçlı/ testli uygulamalardan sonra, Mamak Modeli’nin uygulanmasına, koğuş sisteminden hücre sistemine geçilmesine, yani “karıştır barıştır”a karar verildi. Sağcı ve solcu tutsaklar aynı koğuşlara tıkıldı, baskı arttırıldı. Direnci/ iradeyi kırmak için umudu yok etmek gerekti. Üç öğün dayaklı sayım, yat- kalk- sürün, 'uygun adım marş' ve dahi “İstiklal Marşı”.  

*  *  *

Devrimcilik, kapitalist sistemin zoru ve işkencesinin yanı sıra onca üst yapı bombardımanına, manipülasyona karşın, ayaktakımı deyi aşağıladıkları yoksul insanların yanı başında olmak, insan olmak ve insan kalmak iradesi idi. Başaramayacaklardı, başaramadılar. İcraatlarının zor/ sopa faslı fiyaskoydu. Pişkinliğe, yüzsüzlüğe vurdular; direncimizi, yılmazlığımızı örtbas edip,  iflah olmaz bir utanmazlıkla “Öfkelerine karşın, her biri iyi bir bankacı, sigortacı, bilgisayarcı olabilirdi. En iyi terörist yaşlı teröristtir; hele bir kırklı yaşlara gelsinler. Asmaktansa beslemek yeğdir” dediler. “Netekim Kenan”dan bir tek burada ayrı düştüler. 

*  *  *

Onlar, redingotlusundan, postallısından cübbelisine, sakallısına… Her soydan ve her soptan,  bu günün ezeli açlarının yarının ebedi tokları olmaması için debelenenler. Bilumum prof. etiketli Turan İtil, Ayhan Songar yani Mamak’ın beyaz önlüklü “Dr. Mengele”si. “Netekim Kenan”ı. Bizzat belleklerimizdedir ki, Şirinyer As.C.evi’nin Hacı Mirza’sı.

Her biri 90’lı yaşlara dek, sinik sünepe, ıpıssız bir karanlık bir yaşam sürdüler ve bir bir, dipsiz ve de aşağılık bir karanlığa gömülüp gittiler. İçlerinde yaşayanları varsa da, kesin yarasalardan farksızdırlar.

Geride büyük insanlığın ebedi tokluğu için yüreklerini güneşin sofrasına fırlatanlar ve de Bedrettin, Börklüce misali kuşça canlarından vaz geçenlerin, hala yollarımıza ışık tutan, acılı yüzlerimizi gülümseten onurlu yaşamları kaldı sadece.

Zorbalığa inat, sınıfsızlığa, sınırsızlığa, eşitliğe uzanan dünya görüşleri ve daha dün gibi gül yüzlü, gül kokulu anıları belleklerimizin bekçileridir.  

Anılarımız da, belleklerimiz de bizimdir; unutulmayacak, unutturamayacaklar.

 

“Açık Mektup”tan… 22. Eylül. 2023.


7 Eylül 2023 Perşembe

SİYAHİ ATLETLER, VOLEYBOLCU KADINLAR ve 6-7 EYLÜL 1955.


SİYAHİ ATLETLER, VOLEYBOLCU KADINLAR ve 6-7 EYLÜL 1955.

Yerkürenin batı yakasından Uzakdoğu’ya, Afrika’dan Ortadoğu coğrafyasına, egemen yamyamların çıkarları ve kurulu kutsal düzenlerinin sürmesi söz konusu ise, şiddet/ linç iklimi yeryüzünde sürgit var olmuştur. Öyle vahşi bir iklim ki; akla hayale gelmeyen, türlü vahşeti, zulmü, nefreti, cinayeti, kırımı/ kıyımı insanlara yaşatan, başlarına yağdıran, yakan donduran öldüren cinsten… Hani; hırsın/ kinin, ezenin ezilenin olmadığı mağara zamanlarında, atalarımız Sapiens’lerin yaşamları ne de pespembe, mutlu/ mesutmuş dedirtiyor insana.

Atalarımızın ortaklaştıkları komünal toplumundan, vahşilerin sınıflı/ köleci düzenine geçişten bu yana, onca olup biteni, kanı gözyaşını özetleyen yazının girişinde gizli detayları öğrenmek için, bırakın sınıflar tarihini filan, kendi resmi tarihlerini bile biraz dikkatli okumak yeterli.  “Macellan’ın Serüvenleri” ya da “Malkoçoğlu Destanları” ile örtbas etmeye çalıştıkları suçlarını, insan aklı ve vicdanı bir yerlere not etti elbette.

*  *  *

Yıl 1936. Yer Almanya. Erk, Nazizm. Kendi Ari ırklarının diğer ulusların insanları üzerinde üstünlüğünü ve mutlak gücünü iddia eden kafatasçı günler. Başta Almanya’da ve işgal ettikleri her ülkede, nefret söylemleri eşliğinde kırımlar. Ve, Berlin 1936 Yaz Olimpiyatları… Kara propaganda, ırk gösterisi ve güç yanılsaması elbette burada da yapılmalıdır. ‘Var olanı ve anı fırsata çevirme’ merakı, salt bizim memlekete özgü değildir. Hitler de aynı özlemle, Olimpiyat oyunlarını Aryan ırkın üstünlüğünü göstermek için uygun zaman-uygun durum olduğunu düşünür. Ne ki, yaşamın gerçeği bu düşe izin vermez. Kafatasçıların, aynı otelde kalmalarına, aynı musluktan su içmelerine izin vermeyip ötekileştirdikleri siyahi atletler, Jesse Owens ve Cornelius Cooper altın madalyalarını almak için kürsüye çıktıkları törende,  kibir budalası beyaz adam baltayı taşa vurduğunu anlayacaktır.

*  *  *

Yıl 1955. Yer İstanbul. Erk, parlamenter faşizm.  Anadolu’nun kadim tarihi bize, özellikle de Cumhuriyet sonrası, egemen sistemin kurumsal güçleri ile gerici-yobaz-ırkçı güruhun her daim nasıl el ele verdiklerini gösterir. Amaç kurulu sistemin sürmesi ise, gerisi “teferruat”tır;  insan kanı pahasına her şey olabilir. !955 yazı, Amerikancı Menderes Hükümeti’nin Londra’da ‘Kıbrıs Görüşmeleri’ni sürdürdüğü, “Kıbrıs Türktür Cemiyeti”nin de kanayan yarayı karıştırdığı günlerdir. Günbegün Kıbrıs’ta, Rum’ların Türk vatandaşlara yaptıkları yapmadıkları kışkırtıcı gazete haberleri içeriği ile verilerek, büyük provokasyonunun sosyal psikolojik zemini hazırlanır. Bindirilmiş, doldurulmuş kıtalar hazır, geri hizmet tamamdır. Kamyonlarla taş sopa, bir gün öncesinden Karaköy’e, İstiklal caddesi civarına taşınmıştır. Talan-kıyım gününün arifesinde, sonun başlangıcı olacak olan o gazete haberi:  “Rumlar, Selanik’te Ata’mızın evini bombaladı.”

Ve, bu güne dek -diğer utanç verici olaylar gibi- asla yüzleşilmemiş bir vahşetin bildik manzaraları… Resmi kayıtlara geçen katledilmiş on beş,  beş yüze yakın yaralı yurttaş, tecavüz edilen yüzlerce kadın, yakılan yıkılan 4214 ev, binin üzerinde iş yeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, talan edilen/ sayısı belirlenemeyen okul, fabrika, otel ve benzeri bina… Rumlar elbette bahaneydi;  imhaya uğrayan Yahudiler, Ermeniler ve ötekileştirilip düşmanlaştırılan, hedefe konulan su gibi pak yurttaşlarımızdı. Siyasal gücün “Mevcudu fırsata çevirme” ve üstelik “İktidardayken bile mağduru oynama” becerisi 6-7 Eylül Kıyımı’nda da kanıtlandı. Cadı avında, onlarca muhalif yazar siyasetçi, aydın solcu tutuklandı, hapse atıldı.

6-7 Eylül Provokasyonu’nun temelinde yatan sosyal-ekonomik-politik gerçeklik:  

·      Amerikancı iktidarın ve işbirlikçi Ulusal sermayenin elinin sağlamlaştırılması,

·       İzmir İktisat Kongresi’nin yolunda, dış dinamikle geliştirilmeye ve kurumsallaştırılmaya çalışılan, genç kapitalizmin yeniden tahkim edilmesi,

·      Teknik anlamda etnik fay hattı olarak anlatılabilecek, hatırı sayılır mali güce ve muhalif bir damara sahip gayrimüslim toplumun yeniden tasarımı,

·      Devlet gladyosunun yetkinleştirilmesi, serseri-ayyaş ve katilden oluşan gerici-ırkçı-milliyetçi gücün, bu gladyo olanağı ile kontrol altında tutulması.

·      Son olarak; bizzat ol devletin yetkili ve etkili ağızlarından, “6-7 Eylül Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.” ve hemen ardından gelen “Dozunu kaçırdık galiba” itiraflarıdır.

*  *  *

Yıl 2023. Yer aynı topraklar. Erk, siyasallaşmış İslam. Menderes, Demirel, Cunta soslu Evren, Özal ve zincirin son halkası Erdoğan… Nefret, ötekileştirme, düşmanlaştırma.  İtiraz edeni, hakkını isteyeni ve de bağ eğmeyen kadını yok sayma-hapsetme-imha etme… Senaryo aynı senaryo, iklim aynı iklim.

Anlatıla gelen, sınıf mücadeleleri tarihinin trajik öyküleri, hep aynı gururla ve onurla övünülesi, aynı zamanda ders alınası içerikte. Kadın Ulusal Voleybol Takımı’mızın, amiyane deyişle İslamo-Faşizme “kapak olan” başarısı üzerine, haklı olarak birkaç gündür çok yazıldı-çizildi. Benzer yinelemeler gereksiz ve sıkıcı olabilir; doğrudur. Altının çizilmesi gereken söz, “beşik sallayan ellerin, bir gün yeri göğü de sallayabileceği”dir.  Hani, gökkuşağı kadınlarımızın yasakları delip alanlarda, zıp zıp zıplayarak söylediği “dünya yerinden oynar, kadınlar birlik olsa” şarkısı gibi bir şey…

“Sözün özüne gelelim” der, her yeri geldiğinde Arif ustam “Konuşmasak olmaz, konuşalım”…  Biz de “yazmasak olmaz, yazalım” diyelim, kendi yazı dilimizce:

1936 Ağustos sıcağında, J.Owens’ın uzun atlama ve 200 mt. koşularında, C.Cooper’ın yüksek atlamada, Nazilerin kafalarına basa basa yaptıkları uçuşlar ne ise, 2023 Eylül’ünde bizim Ebrar’ımızın, Vargas’ımızın,  ırkçı faşistlerin gerici yobaz kafalarına vura vura çaktıkları smaçlar da odur. Ve dahi, öfke krizini belli etmemeye çalışarak statı terk eden Hitler’in nefreti ile, kadınları kendilerine tabi, bir cinsel obje, bir aksesuar olarak gören kara örümceğin nefreti aynı nefret. Bu yüzden boşuna tehdit etmiyor, boşuna kudurmuyor faşistler.

Görülen o ki, Vargas’ın 41 smaçı da, faşizmin ırkçılık çivisini tarihe gömmeye, Karl Marks'ın deyişiyle “Tarihin çöplüğüne…” atmaya yetmeyecek.   

Ha gayret kadınlar, ha gayret halkım… Nice yüksek, nice uzun atlamalara… Nice kırk bir smaçlara…

Açık Mektup’tan. 07 Eylül 2023. Berlin-Brüksel.

29 Ağustos 2023 Salı

AKBELEN'Lİ KIYMET ANA'DAN YARA BANTÇI ESMA KADINA...

 


YARA BANTÇI KADIN.    

“Sen sağlam tek elinle, bu sehpayı nasıl götürürsün metro ile;  hem de akşamın paydos vaktinde?” ısrarını, demirci Arif usta’nın “şeytan azapta gerek” sözünü anımsayarak, bıyık altı bir gülümsemeyle alelacele geçiştiriverdiğinde, tabelasında “Aliağa” yazan İzban perona çoktan yanaşmıştı. O metroda, daha bu ayın başında Akbelen ağaçlarına sarılıp direnen Kıymet Ana’dan sonra, bir başka dirençli ve pes etmeyen Anadolu kadını ile tanışacağını nasıl bilebilirdi?

Kapılar açılır açılmaz, itiş kakış insan seline bıraktı kendini. Zor bela, iki vagon arasındaki boş alana ilerlerken, yerlerini vermek isteyen gençlere bakmadı bile. Onlara gülümsemekle yetindi. Öyle ya, o sehpayı salt kitaplarını koymak, çay/şarap sefası sürmek için yapmamıştı. Tek yaşam nedeni olan yardımlaşma kültürünün gereği, üzerinde oturmak ve başkalarının da soluklanması için, yani çok amaçlı değil miydi? İki vagon arası boşluğa ulaştığında, ağaç sehpayı özenle yere bıraktı. Yaptığı işle, el emeğinin gözünün nuru sehpasıyla gururlanarak üzerine yerleşti. Oradakilerin bakışları üzerindeydi. Bunun ayırtındaydı. Kendinden emin, sırt torbasındaki BirGün’ü çıkarıp, ergen kıkırdaşmalarına ve son model cep telefonlarının sanal muhabbetlerine aldırış etmeksizin her günkü terapisine, sudoku’suna gömüldü gitti.

Bir vakit sudoku yalnızlığında, önünde akıp giden çetrefil yaşamın çıkış yollarını, yol haritalarını aralamaya çabaladı. Olmadı, bulamadı… O günkü bulmaca yaşamı gibi zorluydu. Dikkatini ancak oradakilerden farklı bir insan sesi dağıtabilirdi. O ses, Kazdağları’nda ve Akbelen’de olduğu gibi, ilk başta biraz uzaktan, uğultulu geliyordu. Sanaldan/yalandan değil, yaşanılan/dayatılan gerçek yaşamın ta içinden: 

“Dar günde zor anlar için bir yara bandı alın.” diyordu. Ses kısık ve iddiasızdı ama içtendi. Üstelik, onca boş şamatanın, kuru gürültünün arasından süzülüp gelen belli belirsiz bir kadın sesiydi bu. Gazetesini dürdü. İlgisini, oradakilerden birçoğunun dikkatini bile çekmediği, asla acındırma derdinde olmayan yardım çığlığının geldiği yöne verdi.

Satıcı sesin sahibi onca kalabalığı yarmaya çalışırken, bir yandan da düşmemeye gayret eden, sol eli engelli kısa boylu bir kadındı. Siyah bileklikle sarılı sol elinde iki yara bandını yolculara özellikle göstermeye çalışıp, sağ eli ile bir dolu pazar arabasını çekerek ilerlemeye çalışıyordu. Tipik bir Adile Naşit örneği... Ama o meşhur “kih kih” gülmeyen, umutsuz/umarsız ve düşkün haliyle… Sendeleyerek zor bela gelir, tam önünde durur. Göçmen mavisi bıcır bıcır gözlerini, açık meşe vernikle boyanmış ağaç sehpanın üzerinde oturan ve kendisini süzen adama diker. Ve sanki kalın bir kitabın rastgele orta yerinden açıp okur gibi, ikirciklenmeden, usulca, çokça da kadınca bir utangaçlıkla konuşur:

“Rengi çok güzelmiş. Tam istediğim gibi, ağaç rengi… Nereden aldın?”   

İlk şaşkınlığını atlatan adam, “Verniğin açık meşe tonunu kendim seçtim. Yani kendim yaptım. Para verip almadım.” der. Onca gereksiz homurtular, sanal/yapay konuşmalar dinmiş, ortalık suspus, koca metroda sanki sadece ikisi varmış gibidir. Kadın dayanamaz, içinde olanı, diyeceğini deyiverir: “Kendimi bildim bileli, bu renkte ağaçtan bir hamur açma tahtam olsun istedim!..”

.  .  .

Ağaçtan bir hamur tahtası yapmak ne de kolay bir iştir. Kesmek çakmak çocuk oyuncağı!.. Ve onun damarlarını, doğallığını gösteren açık meşe vernikle boyamak, parlatmak ne basit bir iştir…

 .  .  .

Oysa şimdilerin hoyrat/ vahşi tüketim günlerinde iletişim kurmak, paylaşmak, halkım insanın yoksunluğuna dokunmak ne zordur. Hele hele, vicdanı ile cüzdanı arasına sıkışıp kalmış kimi insanlara göre... 

Adamın amacı kadının özlemlerine, duygularına dokunmaktır: “Tek elinle o arabayı çekmek, ayakta durmak, ayakta kalmak kolay olmasa gerek?” 

Kafası sıfır numara traşlı gibi kel kadın dayanamaz, çözülür. Biraz dalgın; gözlerinden çok kısa bir an muzip bir gülümseme gelip geçiyor. Belli ki, sol elime bakarken 'sen benden farklı mısın ki' diye düşünüyor. Sonra yere bakarak, tane tane, sıkıntılı konuşuyor:

“Adamımdan ayrıldıktan sonra kanser oldum. Onun maaşı kızlarıma bağlandı. Ben, gördüğün gibi dımdızlak kalakaldım. (Sağlam eliyle başını tutar)  İki kızımdan; büyüğü gündelikçi diğeri çocuk bakıcısı… Öyle işte…”

 .  .  .

Adam, zor günlerin dar günlerin insanıdır; yara Kazdağları’ndaki insanın, Akbelen’li Kıymet Ana’nın yarasından başka bir yara değildir. Hal böyle olunca fazla da deşmek, örselemek istemez. Acıyı dindirmek, yarayı biraz olsun tımar etmek için, aynı kadının yaptığı gibi, uzatmadan kısa yoldan kestirmeden konuşur:

“Ben sana bir hamur açma tahtası yaparım. Gönlünce, dilediğince… Damarları belli eden açık meşeden.”

Saçsız umarsız, sersem sepelek ayakta kalmaya çabalayan, canı burnunda kavga veren bodur kadının gözleri ışılar, yüzünde güller tomurcuklanır. Umarsızlığı, yapayalnızlığı ve dahi paçalarına bir karaçalı gibi yapışmış yoksulluğu bir yana, gururlu onurludur da. Altta kalmak istemez besbelli. 

Yapıştırır hemen: “Masrafı neyse, öderim…”

Sudoku yalnızlığı adamın da sol elinde de, satıcı kadının bileğindekinin benzeri Hatay depremzedeleri ile dayanışma günlerinin eseri bir siyah bileklik vardır. 

Utangaçça, usulca gülümser: “Ömrüm boyunca ustam, yol göstericim bellediğim bir bilge insan var ki; bir yanlış yapıldığında gazabı düşman başına… Şantiyelerde demirci Arif Usta diye bilinir. Son söylediğini sakın ola ki duymaya… Yapar getiririz; helal hoş olsun da… Nereye, kime getirip teslim edelim?”

“Adresim bellidir. Karşıyaka İzban İstasyonu’nun karşısındaki eczanenin önünde, her daim yara bandı satarım. Beni herkes bilir, tanır. Yara bandı satan kadın deyi bilinirim. ”

*  *  *

O hamur açma tahtası yapılacak… Bir gün “Çok şükür, çok şükür bu günleri de gördüm.” diyecek olan ezeli açlar ordusunun alay sancağı misali öpülüp teslim edilecek. Ezeli yoksulluk ve açlık günlerinden sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz ve ebedi tokluk günlerinin anısına. Ve dahi, o ağaçlara sarılan gül yüzlü Kıymet ananın, onun kader ortakları tüm İzban seyyar yoksullarının, saçlarını kanserli düzene kaptırmış Esma Deniz hanımın emeklerinin, özlemlerinin hatırına…

Açık Mektup’tan, 30.Ağustos.2023, K.yaka İzban İstasyonu Önü.     


8 Ağustos 2023 Salı

YAŞLI KIZILDERİLİ’DEN AKBELEN’Lİ KIYMET NİNE’YE SELAM VAR…

İki Arapça kökenli sözcük:  KEŞFET ve FETHET.

İlk okunduğunda kulağa hoş gelen bir nakarat ve bir tekerleme gibi. Ancak ısrarla resmi tarihin Battal Gazi Destanları ile unutturulmaya çalışılan insanlık tarihini biraz karıştırdığınızda birbirlerini tamamlayan, hatta aynı sinsi ve kurumsal/ örgütlü amaçta, aynı insanlık ve doğa düşmanı eylemlerde buluşan ve hiç de masum olmayan söylemler olduklarının ayırtına varıyorsunuz.

Konumuz dilbilgisinin yazım kuralları, derdimiz sözcük analizi filan değil. Dahası, insanlık tarihinin sınıf mücadeleleri sayfalarında çoktan yerini almış, acımasız ve kanlı pratikleri kanıtlanmış kolonici vahşeti kurcalamak.

.  .  .

Eduardo Galeano’nun “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”nı önünüze koyduğunuzda, örnekleri ile detaylı bir konuyu kurcaladığınızın ayırtına varıyorsunuz. Şu dramatik kırılmalarla başlayalım:  

Sömürgeleştirilen ülkelerin her karış toprağına gözyaşı ve ölüm ekilen yerli insanlarına kan kusturulan 1700’lerin başlarında, İngiltere bankalarının ve Kraliyet ailesinin bizzat beslediği donanmanın başına getirdikleri Kaptan James Cook’a “Yürü ya kulum. Keşfet ve fethet gel.” demeleri, elbette Tahiti’nin sahillerine, Pasifik Adaları’nın ovalarına, Avustralya’nın dağlarına, Yeni Zelanda’nın derelerine ya da Endonezya’nın çağlayanlarına hayran olduklarından ve oraların sahibi yerlilerini pek merak ettiklerinden filan değildi.

Batı’da İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz, Hollanda, kuzeyde Rusya, Akdeniz’de Osmanlı, İran’da Safevi’ler, Moğollar, uzakdoğu’da Çin hanedanları, iştahlarını kabartan bakir toprakların doğal güzellikleri, kültürleri, mekânsal değerleri ile, elbette ilgili değillerdi. Keşfetme/ keşif bahane, yağma/ talan şahaneydi. Bir başka deyişle, salyalarını akıttıran tertemiz toprakların yeraltı ve yerüstü zenginlikleri idi.

Örnek mi? 

1500’lü yıllarda, yerkürenin Karayip Adaları’nda keşif(!) yorgunluğu ile soluklanan İspanyol koloniciler, Meksika’da Aztek adını almış ileri bir toplumun ‘boyunu aşan’ insancıl işlere kalkıştığını öğrenirler. Beyaz Adam Cortes ve adamları, yine zengin bankerlerin ve egemen efendilerinin olurları ile, Meksika’yı tez zamanda keşifle fetihle karışık işgal eder, -şimdilerin deyimiyle- Aztek Uygarlığı’na çöker.  

Örnek mi? 

Çok geçmez; Francisco Pizarro adında bir başka ateşli kaşif (!), sömürgeci istilacıların akıllarının alamayacağı, Güney Amerika’daki İnka toplumunun uygarlığını keşfeder. Ve hemen, alışılmış nakaratın gereği üzere, hiç hakkı olmayan o güzelim coğrafyayı çelik pusatları ile fetheder. İnka toplumu 1532’de artık yoktur. Daha o çağda, insanlık örneğinin yıkıntılarının üzerinde kolonici barbarlarının sömürgeci dumanları tüter. Beyaz adam o denli hızlı, o denli acımasız ve sabırsızdır.   

.  .  .

16. Yüzyıldan bu güne, on yıllar süren, uzunca bir sosyal ekonomik süreci çok kısa özetlememize izin verin:

Kolonicilik-Manifaktur-Vahşi kapitalizm-Fetihler, İşgaller-Sermayenin Temerküzü-Tekelci Kapitalizm yani Emperyalizm- 1. ve 2. Paylaşım Savaşları ve Hiroşima... Yetmez !  Dünyanın jandarması, aç gözünü uzaya, Aya diker. Mars’ı merak eder(!)  Aklı fikri keşif bahanesi ile fethetmekte ve işgaldedir.

Karar verilir; 20 Temmuz 1969’da Ay’a inilecektir. Astronotlar Neil Armstrong, Buzz Aldrin, Michael Collins aylar önceden teknik ve uygulamalı eğitime alınır. Yapılacak deneylere uygun doğal bir laboratuvar ortamı tasarlanır. Ay koşullarına benzetilen yer, batıda ıssız bir çöldür. Doğal ve haklı olarak, o toprakların sahipleri ve sakinleri Kızılderililer de oradadır; en doğal hakları olarak orada yaşamaktadırlar.

Durum böyle olunca, etrafta yerleşik yerlilerle astronotlar arasında bazı günlük konuşmalar geçecek, çok sonraları bu sohbetlere ilişkin bazı manidar öyküler de dillendirilecektir. Bu öykülerden en ilginç olanını, üç ciltlik SAPİENS kitabının yazarı Yuval Noah Hararı’dan dinleyelim:

Bir gün, eğitim sırasında astronotlar yaşlı bir Kızılderili ile karşılaşırlar. Yerli adam onlara çölde ne yaptıklarını sorar. Astronotlar da meraklı yaşlıya, Ay’a yapacakları bilimsel amaçlı keşif gezisinden söz ederler. Yaşlı adam bunu duyunca bir an sessiz kalır, hemen ardından kendisine bir iyilik yapmalarını ister. Astronotlar merak içinde, kendilerinden ne istediğini sorarlar. Yerli: “Biz Kızılderili’ler, Ay’da kutsal ruhların yaşadığına inanırız. Onlara sevgili halkımdan bir not iletmenizi isteyecektim.”

Astronotlardan Neil Armstrong “İleti nedir.” der. Adam kendi dilinde bir şeyler mırıldanır. Sonrasında da, astronotlardan bunu ezberleyene dek yinelemelerini ister. Coni’ler şaşkındır; merak içinde “Bu da ne demek?” diye sorarlar.

“Bunu size söyleyemem. Sadece bizim kabilemizle Ay ruhlarının bilebileceği ve de bilmesi gereken bir sır.” der geçer yaşlı bilge. 

.  .  .

Çöldeki uygulamalı eğitim sona ermiştir. Uzay ekibi Nasa’ya, üslerine geri döner. Uçuş günü yaklaşır. Kendilerini Ay’a götürecek uzay mekiğine girmezden birkaç gün önce, zor bela yerel dilden anlayan birisini bulurlar. Bu insandan, günlerce meraklarından çatlayarak yineledikleri iletiyi kendi dillerine çevirmelerini isterler.

Çevirmen:  “Size ezberletilen ileti nedir?”

İçlerinden ezberi güçlü olan Neil Armstrong, gizemli iletiyi göğsünü kabartarak yüksek sesle, tane tane yineler. Adam, dikkatle dinler ve kısa bir süre suskun kalır. Astronotların sabırsızlığı hat safhadadır. Çevirmen önce sessiz sakince güler. Gözlerinden yaşlar geldiğinde gülme krizine girmiştir. Kahkahalarının sonu bir türlü gelmemektedir. Sonunda sakinleşir.

Günlerdir ezberledikleri sözlerin “Bu adamların size söylediği hiçbir şeye inanmayın, yurdunuzu işgale, topraklarınızı çalmaya geldiler.” anlamında olduğunu söyler.

.  .  .

James Cook, Cortes, Macellan ve Kolomp’un kulaklarına “Keşfet ve fethet gel ya kulum.” diye fısıldayan talancı ve yağmacı anlayış ne ise, yaşadığımız günlerde de bizim Anadolu’muzda Limak’a, Kolin’e ve Cengiz’e limanları, ekili alanları, Kazdağlarını ve Akbelen’i gösterip rant ve talan yollarını açan insan ve doğa düşmanı egemen anlayış da aynı anlayıştır.

Şimdilerde dillere pelesenk, “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak” sözleri her yerde olur olmaz paylaşılan yerli, bizim Anadolu köylümüz gibi topraktan öğrenen kitapsız bilen insandır. İşte o yerli bilgenin uzay adamı Coni’ye ezberlettiği ileti, aynı zamanda -on yıllar öncesinden- bizim Karadeniz’li, Akbelen’li köylümüze ilettiği can alıcı iletidir.

Siz, siz olun bu evrensel gerçekliği Rize’li Zeynep ananın düşünmediğini, Akbelen’li Zehra ablanın ayırtında olmadığını, Kıymet ninenin ise, Cortes-Macellan-Kolomp misali Cengiz-Kolin-Limak yamyamlarının ‘doların yeşilinden başka bir yeşili sevmediğini, talandan başka bir şeye iman etmediğini’ bilmediğini düşünmeyin.

Ve dahi bilimin ışığı ve sınıf mücadelelerinin tarihi kadar apaçık biliyoruz ki, bilinenin tekrarının “Tek Yol Devrim” ve “Kurtuluşa Kadar Savaş” anlamına geldiğini, o ağaçlarına sarılan Kıymet Ana ile birlikte yan yana, omuz omuza oldukça bir kez daha ayırtına varacak ve dahi Çanakkale’de, Kaz Dağları’nda, Akbelen’de kesilen her bir ağacın hesabının sorulacağına bir kez daha inanacağız.

Açık Mektup Yazı Kurulu, 08.08.2023, Akbelen-Muğla.

5 Ağustos 2023 Cumartesi

SIRADAN ÖLÜMLER YA DA SIRA DIŞI YAŞAMLAR.

BİRİ DERVİŞ BİRİ PRADO İKİ SIRADAN ÖLÜM, BİR SIRA DIŞI YAŞAM.

Gelişen/ değişen piyasacı koşullara ve üretim ilişkilerine egemen neo-liberal sistemin yeniden yapılandırılmasının yolunu açacak genel seçimlerin, yapısal bir değişik yaratmayacağını “İmamın kazanıp müezzinin yitireceğinden başka bir anlam ve önemi yok” sözleri ile belirtmiştik.

Kurulu sistemi ve işleyişini bilip anlamamıza karşın, celladına hayran olan ve işkencecisine tapan insanların tercihinin ne olacağını doğru tahmin edemedik. Oysa, Mahir Çayan’ının “Oligarşi ile yoksul halk kitleleri arasında kurulu suni denge” saptaması varlığını olanca belirginliği ile sürüyordu. Toplum biliminde köklü değişim için ilk koşul olan, 'egemenin yönetememesi' durumu yaşanan günler içinde geçerliydi. Ama yeterli değildi; halkın yönetilmek istememesi de gerekiyordu. Öngörüleri boşa düşüren kırılma tam da burada oldu. 

Yapısal değişiklik için gerekli olan ikinci koşul, "artık yönetilmek istememe" zorunluluğu gerçekleşmemişti. "Eziyor, sömürüyor, canımızı çıkarıyor, ama köprü, tünel, baraj da yapıyor'  kör cahil mantığı, -siz mantıksızlık olarak da okuyabilirsiniz- “Bu iktidarla beş yıl daha yönetilmek istiyorum” demişti!.. Sol/ sosyalist cenahta öngörülemeyen buydu; başka deyişle, Osmanlı kökenli sinsi cehaletin, nobranlığın, bizzat ceberut devlet eliyle yeniden korunup, kurulu düzene yedeklenmesi idi. Belki de, öngörülemeyen devletin ve olanaklarının hala ne denli güçlü ve kurumsal olduğu...

*   *   *

Ateşli tartışmalar, bizzat yaşanan realiteyle uyuşmayan dayanaksız vaatler ve "müjdeli" yalan haberlerle geçen seçim hay huyunda, iki sıradan ölüm haberi hiçbir iz bırakmadan silinip gitti. Her biri hak ettiği yere; sakallı adamın, Karl Marks’ımızın deyişi ile “tarihin çöplüğü”ne…

İlk sıradan ölüm haberi Kemal Derviş’indi. Ülkem kapitalizminin, o ünlü 2001 krizi sonrası döneminde, Ecevit'in koalisyon hükümetinin uluslararası tekelci sermayenin, IMF programını uygulamaya sokmak için ekonominin başına ve sermayenin dümenine oturttuğu Derviş Kemal...

Hak ettiği ve ait olduğu yerde, bir süredir parkinson tedavisi gördüğü ABD’de 74 yaşında yaşamını yitirdi.  Mr. Derviş, 2001 ekonomisini var olan krizden çıkarmak, “Türkiye’yi refaha ulaştırmak” adına, 'Güçlü Ekonomiye Geçiş' adlı şatafatlı, süslü püslü bir programı hayata geçirmiş, çalışanları, emekçileri acı reçetelerle soluksuz bırakan, lakin sermaye dünyasının önünü açan acımasız ve gaddar bir kemer sıkma politikası uygulamıştı. Karaoğlan Eco oluru ve Mister Derviş eliyle yürürlüğe konulan program, ülkem tarihinde Düyun-u Umumiye ve Marshall Planı’ndan sonra gelen en vahşi, en fütursuz kapitalist emperyalist programdı.

Kemal Derviş’in bu projesinde ne mi oldu? Türkiye işçi sınıfının canına okuyan özelleştirmeler arttı, sermayenin uygulama alanı faiz ve döviz kuru politikaları serbest bırakıldı, işten çıkarmalar meşrulaştırıldı. Bir başka deyişle, faiz ve rant gelirleri daha fazla arttırılırken, işçi sınıfı, emekçi halk ve de yoksullar vahşi bir vergi yükü altında ezilmeye mahkum edilmişti. Anlatılmak istenen, faiz ve rant gelirleri artırılırken işçi ve emekçi halk zam ve vergi yükü altında acımasızca ezilmiş, sendikalı işçi sayısında çıplak gözle görünür bir düşüş yaşanmıştı.

0, kurtarıcı etiketi ile allanıp pullanan Mr. Derviş ki, kasım 2000 ve şubat 2001’de yaşanan sistemin iki finans krizinin ardından, her fırsatta göklere, beyaz barış güvercinleri uçuran Ecevit’in S.O.S çağrısı ile Dünya Bankası’ndaki onca işini ve de görevlerini görevini bırakıp, büyük bir 'lütuf'ta bulunarak ülkemize gelmişti.

Sene 2023… Güneş balçıkla sıvanmıyor. Gelinen yer ortada; en ılımlı ve çevreci muhalifinden aydınına, sanatçısına, gazetecisine hapiste, katilden tecavüzcüye, uyuşturucu tüccarından mafya babasına dek, herkesin dışarda/ serbest olduğu, yüksek enflasyonla birlikte yoksulluğun, işsizliğin ayyuka çıktığı 2023 yılı.

*   *   *

İkinci sıradan ölüm haberi de katil Gary’den.  Bizim gibi, geri bıraktırılmış yeni sömürge ülke devrimcilerini gıpta ettirip, 'Bizim de dağlarımız vardır Guevara' dedirten Che’yi yakalamakla övünen Gary Prado...  Kapitalizm cehenneminin kapılarını kapatıp, sınıfsız sömürüsüz bir yaşam biçiminin, yani sosyalizminin kapılarını aralayan  özgür Küba’nın mimarlarından Arjantin’li enternasyonal devrimci Che Guevara’yı yakalayan ve hakkında ölüm emrini veren cani.

CİA desteği ile Che’ye düzenlenen operasyonun tarihi 9 Ekim 1967’dir. Uzun adı ile General Gary Prado Salmon, yaralı durumda yakalanan Che’nin infaz emrini verir. Yargısız infaz kararını veren Gary Prado Salmon, kararı uygulayan Mario Teran'ı bekleyemedi... 8 Mayıs 2023 günü öldü. 

Her nasıl olmuşsa olmuş çok manidardır; bir o kadar da ironiktir. Gary Prado, bir kaza kurşununun omuriliğini pek beğenip, “Ben burayı, Salmon'un mezara girmesinden sonra bile terk etmem” demesiyle, 1981'den bu güne, tekerlekli bir sandalyeye bağımlı olarak yaşıyordu. Akülü Salmon, geçtiğimiz yıllarda “Terörle ve teröristle nasıl centilmence ve de cesaretle savaştıklarını” övünerek anlattığı “Che’yi Nasıl Yakaladım?” başlığı ile bir kitap da yazmıştı.

Artık Salmon da diğer ülküdaşları gibi, Karl Marks’ın yıllar öncesinden adını koyduğu malum çöplükte derin uykularda… Bizdeki, elleri kanlı “centilmen savaşçı”lar, asker/savcı Baki Tuğ ve aynı sülaleden “Şirinyer As. Cezaevi Fatihi” savcı Hacı Mirza gibi, Pentagon köpeği Salmon’un da esamisinin okunmadığı, olsa olsa kimi elleri kanlı işkenceci faşistlerce hasbelkader anılıp anımsandığı kesin…

Ölen öldürülen arkadaşlarımızın adları gibi çok iyi, analarımızın ak sütü misali doğru bilip doğruluğuna inandığımız bir gerçek daha var ki, kan emici barbarların adlarının günbegün unutulmasının tersine, ülkemizde yüzlerce Deniz'lerin, yerküremizin değişik coğrafyalarında yine yüzlerce Guevara'nın her geçen gün çoğalıyor ve büyüyor oluşudur. 

 *   *   *

Örneklerini hiç zorlanmadan sıralayabileceğiniz, birbirimize çoktan unutulmuş gitmiş ya da unutulmaya aday, onlarca ve yüzlerce 'sıradan ölüm' anlatabiliriz. Tıpkı hiç tanımadığımız uzak topraklardan, asırlardır her santimetre karesine acı ve ölüm ekilmiş bildik topraklardaki sıra dışı görkemli yaşamlar gibi.

Resmi tarihin sayfalarında göremeyeceğimiz, o sıra dışı yaşamlar ki, her zaman ve mekanda parmakla gösterilip gıpta edilmiş, romanlara-filmlere kıskanılacak denli konu olmuştur. 

Kıskanılan onurlu yaşamların alçak gönüllü insanlarını araştırıp anımsamak, olasılıktır ki, kendimizce bazı küçük dersler çıkarmak, ülkemizin her alanında ve her anlamdaki alev alev yangınlı ve şu çok sıcak günlerinde, yüreklerimize biraz olsun soğuk su serpebilir.

Açık Mektup’tan, 05.08.2023, Akbelen-MUĞLA.


30 Temmuz 2023 Pazar

BU TEMMUZ’DA DA ELBETTE, YİNE NURETTİN GÜRATEŞ.

BU TEMMUZ’DA DA ELBETTE, YİNE NURETTİN GÜRATEŞ.

28 Temmuz 1978.

O günü yaşayanların tanıklığına göre, ön sırası gömü yerinde sonu ilçe merkezinde olan, diğer illerden de gelmiş yoğun sahiplenicileri ile coşkulu, bir o kadar öfkeli, yeri geldiğinde hala anlatılan görkemli bir uğurlama. Alışılmışın, olağanın ötesinde tepkili/ heyecanlı bir cenaze töreni…

28 Temmuz 2023.

Yakın geçmişi doludizgin yaşayanlar, yorulmaksızın her daim eylem adımları ile yol alanlar. Şimdilerde yetmişli yaşların finaline doğru ağır aksak…

.  .  .                                  

Şınnak’lara, Gürateş’lere ilişkin, ciddi/ içten/ iddialı çokça yazıldı, çizildi. Okundu okunmadı. Olasılıktır yakıştırıldı, yakıştırılmadı.

Bu kez ve de ilk kez, kısa/ öz,  kitabın orta yerinden olsun dedik:

Bizler gibi, her bir birey kendi sularında yüzerken başına buyruk. Epeyce de yol almışken; sözlü tarih yaşlanan belleklerin unutkanlığına terk edilmişse,

Yazı Kurulu/ İmece önermesi boşlukta asılı kalmış, ol nedenle kalıcı bellek ve yazılı tarih artık ufukta görünmüyorsa,

Ellerimizi erken bırakanlarımızın gül yüzleri zamana yenik düşüp, günü kurtarma telaşının hayhuyunda belleklerimizden bir bir silinip yitiyorsa,

Artık uzatmamalı sözü, süslü lakırtıya ne gerek; fırtınaya karşı ve şimşeklere yangınlara inat yürüyen rüzgar kanatlılara “bizleri bağışlayın”, ne var ki “sizlere aşk olsun” demekten başka…

AÇIK MEKTUP”tan. 29 Temmuz 2023. Göçmen Mahalle, Turgutlu.

20 Haziran 2023 Salı

PARİS PANTHEON ANIT MEZARINDA İLK KEZ BİR KOMÜNİST: MİSAK MANUKYAN


Bu yazıda "Gomonist Rusya"dan ya da her neresiyse Patagonya topraklarından bir insandan söz edilmeyecek... Yat kalk "yerli ve milli" tekerlemesine inat, 1906'da Adıyaman Besni'li bir aileden, doğa sevdalısı çiftçi bir anne babadan doğan, 1915 soykırımında ailesini Der-Zor çöllerinde yitiren bir çilekeş çocuktan söz edilecek... 

1915 trajedisinden rastlantı sonucu kurtulan küçük Misak ve ağabeyi ilk çocukluk yıllarını Suriye'de, sonrası Lübnan'da bir Ermeni yetimhanesinde geçirir. İlk temel eğitimini bu yetimhanede alan Misak Manukyan ağabeyi ile birlikte 1925 yılında vatansız bir sığınmacı olarak önce Marsilya'ya ardından da Paris'e göç eder.

14.Bölge'deki Vercingetorix sokağında bir izbeliğe yerleşirler. Çok geçmez, tek yakını ağabeyinin yetimlik, sürgünlük ve yoksullukla yıpranan bedeni dayanamaz; yaşamı son bulur. Misak artık bir başınadır. Kapitalist sistemin kaçınılmaz 1929 bunalımı sonucu, göçmen yaftası nedeni ile işten atılır. İşsizlik yoksulluğunu ve sefaletini de derinleşir. Marks/Engels'in 'kapitalizmin mezar kazıcısını yaratması' metaforuna uygun olarak, işten atılması onun sınıf bilincini de zenginleştirecektir. Zor günlerinde onun en büyük avuntusu, kendisi gibi yetim ve tehcir mağduru olan Melinee adlı bir kıza kavuşmaktır. Bizim Adıyaman'lı utangaç delikanlı Manuşyan, Melinee'ye olan sevdasını söyleyebilmek için akla gelmedik yolları dener. Sonunda bir gün dayanamayıp, sıska bacaklı kız Melinee'ye "bir kız seviyorum" der kızararak, "Onu tanımak, gül yüzünü görmek ister misin?" Kızın dili tutulur konuşamaz, salt başını sallayabilir. Adıyaman'lı delikanlı cebinden el aynasını çıkarıp Melinee'nin yüzüne yaklaştırır. O vahşi koşullarda yaşanan o an çok naif ve duygusaldır. Karar anıdır; fazla uzatmamalıdır. Tehcir ve soykırım mağduru iki yetim yaşamlarını birleştirirler.    

Citroen fabrikasında çalışan Misak, ince ruhlu oluşu ile sanatla ilgilenir şiirler de yazarken, Fransız aydınları ve sanatçıları ile geliştirdiği bağlarla, değiştirilmesi ve aydınlatılması gereken bir yeni dünyanın da kapılarını da zorlamaktadır. Şiirin ve sanatın dinginliği aşkları ile zenginleşen yoksul yaşamlarına huzur verir. Ne var ki yaşadıkları dinginlik ve huzur, az ötedeki fırtınadan önceki sessizliktir. 

Başta Almanya kıta Avrupa'sının başına kara bulutlar çökmekte gecikmez. 1940'lı yıllar. Kapitalizmin  en kudurgan ve en vahşi uygulanışı faşizm gemi azıya almış,  Alman Nazi orduları vahşete, zulme ve işgale başlamıştır. Fransa topraklarını Alman Nazi çizmelerinin çiğnediği sabah, yeri Melinee'nin ılık soluğu, sıcak yatağı değil, Partizanların yanıdır. Giderek artan faşizmin saldırılarına karşılık, Komünist parti saflarında yeraltı çalışmalarını sürdürür. Nazi ve de SS operasyonlarına karşı, göçmen işçilerden oluşan bir partizan grubun askeri önderliğini üstlenmesi onu, sabotaj ve suikast eylemleriyle öne çıkardı.  

Şairin "İhanet bir bir bilmecedir, bir telefondan bir telefona atlar" sözü, Fransız illerinde de geçerlidir; bir işbirlikçinin ihbarı ile 22 yoldaşı ile birlikte yakalanır. Sınıfın emek kavgası gereği ağır, akıl almaz işkencelere uğrarlar. Her biri asla sır vermez. Fresnes Hapishanesi'nde geçirdikleri üç ay boyunca sabahlar olmak bilmez. Cellat usanmaz... Misak ve yoldaşları susar. Eylemlerinden ve bunları niçin yapmış olduklarından başka bir şey söylemezler. Ağızlarından pişman olduklarına dair tek bir sözcük çıkmaz;  tersine savaşa karşı barıştan yana olduklarını, sadece halka karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirdiklerini söylerler. Her biri, onları harekete geçiren ortak nedenlerin yanı sıra, kendi özel gerekçelerini açıklarlar.  

İçlerinde Yahudi olanlar, soylarını ortadan kaldırmak isteyen Nazi barbarlığına karşı sadece en meşru hakları olarak kendilerini savunduklarını; Ermeniler, birinci paylaşım savaşında Alman'ların onayıyla katledilmiş halklarının özgürlüğünü korumak için savaştıklarını, İspanyollar, ortalığı kavuran faşizme karşı silaha sarıldıklarının, Polonyalılar, Hitler'in haritadan silmeye çalıştığı topraklarının yok olmaması için uğraş verdiklerini, İtalyanlar Mussolini tarafından kovuldukları vatanlarına geri dönebilmek için mücadele ettiklerini söylerler sadece... Hepsi bir ağızdan, zulme ve barbarlığa karşı omuzdaşlaşırken, kendilerine kucak açmış Fransa'yı karşılıksız bırakmadıklarını söylerler.  

Faşizm karşısındaki partizanlar, göstermelik mahkemelerde, uyduruk gerekçelerle ve komik bir biçimde yargılanırlar:

" Düzmece mahkemenize söyleyecek, söylenecek bir sözüm yok. Bizler, size karşı çıkarak yani zulme ve işgale direnerek işçi sınıfına ve halka olan sorumluluğumuzu yerine getirdik. Bunda abartılacak bir durum yok. Her birimiz görevimizi yaptık... Aman dilemiyorum ve de asla pişman değilim. Bana ve yoldaşlarıma dilediğinizi yapabilirsiniz."  

Göstermelik ve kukla mahkemenin soğuk duvarlarında çınlayan sözler Manukyan'a aittir.  

Sonra usulca, komediyi mahcup ve suskun bakışlarla izleyen salondaki Fransızlara döner. Tarihin metaforudur ki, az sonra yapacağı sarsıcı konuşma, bizim Nazım Usta'nın "Akrep gibisin kardeşim..." ve devam eden sözlerini çağrıştıracaktır:

". . . Sizlere gelince... Sizler Fransızsınız. Biz partizanlar faşizme karşı, Fransa için, tüm Avrupa için, ezilen, zulme uğrayan halkların kurtuluşu için savaştık. Siz zavallılar vicdanınızı, ruhunuzu ve öz vatanınızı düşmana sattınız. Şu salonda olup biten saçmalığı suspus izleyen sizler, Fransız uyruğunu miras aldınız, bizlerse bu uyruğu bu onuru hak ettik."  

Komünistlerin nasıl barış sevdalısı, enternasyonalist devrimciler olduğunu bir kez daha gözler önüne seren çarpıcı/ muhteşem konuşma, Cezayir ve Londra Radyolarında da yayınlanır.   

Kara komedinin sonunda, kendilerine  " bağışlanmayı düşünüp düşünmedikleri" sorulur. İkirciklenmeksizin tüm yoldaşları, sözlerine son noktayı koymuş Misak Manuşyan'ın gururla gülümseyen gözlerinin içine bakarak, hep bir ağızdan, aynı anda " Hayır!.. Asla!.. " diye haykırırlar.

Ve, şimdilerde bile hala "Ermeni", "Komünist", "Hain", "Bölücü" diye anılan, düşmanlaştırılan onurlu insanlar, 1944 yılının soğuk bir şubat sabahında kurşuna dizilirler. İnsanlık tarihi, o kuru ayazlı karlı günü 21 Şubat 1944 olarak not düşer.  
.  .  .

Melinee Manuşyan'a gelince... Kimdi bu vefakar kız?  Ona ne oldu?

Elbette o da, Alman faşizmine ve işgaline karşı, sabırla, inançla, işkenceye ve ölüme karşın verilen direniş hareketine katıldı. İşgalci Nazilere saldırı, sabotaj ve halk adına cezalandırmalar gerçekleştiren bir savaşçı partizan hücresine neferlik ve önderlik yaptı.

Melinee -asıl adı Meline Asaduryan-, 1913 yılında İstanbul'da doğdu. 1.Dünya Savaşı'nda babasını yitiren Meline, çocukluğunu ablası Armen'le önce Adapazarı, sonrasında Yunanistan yetimhanelerinde geçirdi. 1926'da önce Marsilya'ya ardından, -tıpkı Misak gibi- Paris'e göç ettiler. 1935 yılının yağmurlu bir gününde, yolları Misak'la kesişti. Bir zaman Ermenistan'a Yardım Komitesi'nde dayanışma çalışmalarında bulundu. 2.Dünya Savaşı ve işgal başlar başlamaz, Misak'la kol kola direnişe Jacgueline Albertini takma adı ile katıldı. Kızıl Ordu'nun faşizme karşı zaferinden sonra, Ermenistan'da öğretmenlik yaptı. 

Tekrar Fransa'ya döndükten sonra, elbette barış ve özgürlük kavgasına özverili katılımı ve katkıları nedeni ile, Fransız hükümeti tarafından Legion d'honneur nişanı ile onurlandırılıp ödüllendirildi. 
"En büyük onurum" dediği, Fransız vatandaşlığına alındığında, Melinee 74 yaşına ulaşmıştı. Onca onurlandırmaya karşın Melinee'nin içi çokça -tabi ki eşi Misak adına- buruktu. Sevinemiyor oluşunu pek de belli etmiyordu... Çok geçmedi, iki yıl sonra 1989'da, Paris Ivry Gömütlüğü'de biricik sevgilisi Misak'ına kavuştu.
.  .  .

Fransa'da ülke ve insanlık için görevler başarmış kişiler, Pantheon Anıt Mezarlığı'na gömülebiliyor. Marie Curie, Pierre Curie, Victor Hugo, Alexandre Dumas v.d. gibi... 

Misak Manukyan ve yoldaşı Melinee ile birlikte, devlet tören ile Pantheon Anıtlığı'na defnedilecek. İnsanlık tarihinin yurtseverlik ve direniş sembollerinden Manukyan'lar, Fransa'da "Anıtlığa layık görülen" ilk komünistler olacak.
.  .  .
 
İddiamız o dur ki, şu evrende keşfedilmemiş gezegenler dahil bir sonraki yüzyılın sonuna dek, aslında hiç bir özgül ağırlığı, tek hücrelilerden amip kadar bir özgünlüğü olmayan ve dahi olmayacak olan acınası bir mahlukun, "Afedersiniz Ermeni" aymazlığına düştüğü anları gördü bu ülke. 

Dil, din, renk, bayrak, ırk, ulus ve de hiç bir etnik ayrımı yapmaksızın, kendilerini insanlığa, insanın kurtuluşuna adayan Manukyan'ların Pantheon Anıt Mezarı'na gömülmeleri, ırkçı faşistlerin pespaye gündemlerine, sekiz sütuna manşet kıpkızıl puntolarla kapak olsun.


KaynakEuronews. v.d. Agos, Sendika Org.

DüzenleyenAçık Mektup Yazı Kurulu.

21 Haziran 2023.