18 Ocak 2023 Çarşamba

YARAMAZ ÇİVİLER, CAM SÜRAHİ ve KAMUCU DUYARLILIK.

 


YARAMAZ ÇİVİLER, CAM SÜRAHİ ve KAMUCU DUYARLILIK.

Utangaçlığından sarı başını hep omuz başına yatıran, aile içinde bir zeytin tanesini iki küçük lokmada yemesiyle şaka konusu olan çocuk, eğilmiş çiviyi doğrultmaya çalışırken işaret parmağı çekiçten nasibini alır. Dolan gözlerini, sallanan okul masa ve sıralarını onarmaya dalıp gitmiş olan babasından saklamaya çalışır. Çalıştıkları yer, Horoz Köy İlk Okulu'nun şimdi yerinde rant yelleri esen eski taş binasıdır. 

Aldığı ilk öğüttür: İşe yaramaz diye yere atılan her çivi halkın alın teri ve bir kamu değeridir. Eğrilenler düzeltilmeli, yeniden çakılmalıdır. Çektiği acının başından beri ayırtında olan 'Köy Enstitülü' öğretmen Fikri baba yanına gelir, yere çömelir. Tıpkı derste yaptığı gibi tane tane konuşur: "Üreten insan acındırmaz, ağlamaz. Yaramaz çivi yoktur, yaramaz usta, ayıplı işçilik ve eğri iş vardır. 'Düşen çivi yerden alınmaz tutumu', kibirli marangozun iflah olmaz değer bilmezliğindendir. Küçük adam, sen sen ol! Okulun malına, kendi aklına, kitabına, çekicine sahip çık. Okul sıraları gibi, eğitim de üretim içindir. Her zaman her yerde, her koşulda bıkmadan usanmadan çalışmak, gözden çıkarılmış bir çivi tanesini düzeltmek bile üretmektir."

(Yukarıdaki sözleri eden adam, demiryoluna komşu, bu günün paha biçilmez yerini "Hocam, gel sana bu bağı satalım. Dert etme. Maaştan maaşa ödersin" denildiğinde, "Ben halkın, bu devletin memuruyum. Sonra hakkımda ne konuşurlar" diyen, okul başöğretmenliği, eğitimciliği ile ve de çocuklarının babası olmakla yetinen enstitülü öğretmendir.)

Öğüt alınmıştır bir kez; yetinilmemeli uygulanmalıdır da: Görevini sonlandırdığı, emekli olduğu şantiye işliklerinde, her molada ve her seminerde, kibirli ustaların yanılgısı konusu açıldığında, enstitülü babanın ders veren deyişlerinden bolca söz edilir:  Üretimden gelen gücünü bilen er kişi, ancak sınıfının tezgahlarında eğilir. Sadece o düşen çiviyi yerden almak, onu doğrultmak ve üretime katmak için. 

*  *  *

Öğretmen baba enstitüde aldığı eğitim gereği görev bilincini, öğretim yılının sona erdiği yaz tatilinde de sürdürür. Okullardaki eskiyip sallanan sıra, masa gibi ahşap eşyaları onarır; "maarif"ten tek bir kuruş ek ücret istemeden. Elbette çocuk da onu yalnız bırakmaz. Sıcaktır. Bir öğle vakti eline okulun demirbaşı cam sürahiyi verip, yayla suyunun aktığı mahalle çeşmesinden soğuk su getirmesi için gönderirler.  Dönüş yolunda cam sürahi elinden kayar ve kırılır.  Korku içinde koşarak okula gelir. Sürahinin, aralarında kavga eden çocukların attığı bir taşla kırıldığını söyler. Okulun hademesi "Bekçi Murteza"nın tekidir. Alnın terini silmeye çalışan babanın gözüne girmek istercesine, "cam sürahiyi çocuğun düşürüp kırdığını" söyleyerek, aklınca yalanı ortaya çıkarır. Çocuk sarı başını yana yatırır, başını öne eğer... Baba bir şey demez, diyemez. Eve gittiklerinde, sarı başın minik kulağını usulca büker. "Bak" der, "Asla yalan söylemeyeceksin. Devletin değerlerine, halkın malına zarar vermeyecek, Çanakkale'nin Conkbayırı sırtlarında yatan, annenin iki dayısını asla aklından çıkarmayacaksın."  

Öğüt alınmıştır bir kez; yetinilmemeli uygulanmalıdır da:  1982 ayazında, zorla giydirilmeye çalışılan, "kamu malı" tek tip elbiseye zarar verme pahasına, don fanila, Şirinyer Askeri Cezaevi Savcısı Hacı Mirza'nın huzuruna çıkarıldıklarında da asla yalan söylenmeyecek, "Yırttık parçaladık işte. Dara da gönderseniz, bize canımız pahasına dayattığınız, biçtiğiniz faşizmin elbisesi devrimcilere dardır." denilecektir.

Her nasıl olmuşsa olmuş, izin verilmiş bir açık görüşte, ağır havayı dağıtmak ve şakaya boğmak için, "Öğretmenim verdiğin öğütü tutuyoruz, yalan söylemiyoruz" anlamında, bu olay anlatıldığında... Boncuklanan, dolan gözlerini saklamak sırası, bu kez "Köy Enstitülü" öğretmen babaya gelecektir.

*  *  *

Nadejda Krupskaya... Rus kadın devrimci. Sosyalist Ekim Devrimi'nin lideri, ayak takımını ve baldırı çıplakları söz/karar sahibi yapan Sovyetler Birliği' nin kurucusu Lenin' in eşi.  SSCB Eğitim Halk Komiseri.  SSCB Bilimler Akademisi onursal üyesi Nadejda... Ana dilimizde iki cilt halinde yayınlanan anılarının bir yerinde: Maaşını durduk yerde arttıran kararı,  ilgili komisyona "tekrar gözden geçirilmesi için" geri gönderen Lenin'in; ayrıca, kararı kendisine bildiren sorumlu hükümet komiserinin eleştiri içeriğinde ivedi olarak soruşturulması isteminde bulunduğundan söz eder. 

Henüz ortaokul sıralarında, "Beşinci Kol" kara propagandası ile, biz yeni yetmelere öcü gibi korku objesi yapılan Vladimir İlyiç Ulyanov. Yani, o bilinen adıyla Lenin... Ömrü yetseydi de, şimdilerde kamudan 5-6 maaş alma utanmazlığını gösteren, ar damarı çatlamış, bizim arsızları görme talihsizliğine erişebilseydi, eğer? Bu ceberut anlayışın yüzsüzlüğünü nasıl karşılar, ne derdi?

*  *  *

Uzun sözün ana fikri.  Menderes'ten Demirel'li "Ilımlı İslam"a, oradan Tayip soslu BOP başkanlığına evrilip gelen oligarşinin kurumsallaşmış sürekli/örtülü diktası, enstitü anlayışından ve kamucu düşünce biçiminden on yıllarca boşuna ürkmedi, boşuna refleks vermedi.

Uzun sözün kısası. Bizim belediye şantiyesinin, sadece tezgahlarda eğilen, sözünü esirgemez ustası demirci Arif'e göre:  İnsan ürkmesi hayvan ürkmesine benzemez.

Uzun sözün ironisi. Lenin ne mi derdi?  

Bir kez olsun kamucu sosyalist terbiyesini bozup, yedi göbek sülalelerinin kulaklarını çınlatacak  -aslında Türkçe'nin kahvehane ağzıyla hak ettikleri-  sunturlu bir kalayı, Rusça söyler geçerdi kesin. 

Hasan Oğuz Bilgen. 19 Ocak 2023. Horoz Keuı - Manisa 

12 Ocak 2023 Perşembe

O, HER "12 OCAK" GÜNÜ GELDİĞİNDE...

,
O, HER "12 OCAK" GELDİĞİNDE...

Uğursuz bir günde eski dostlarını yalnız bırakmayan, teşekkürün en hakikatlisini bir büyük borç bildiğim, Ahmet Kaplan ağabeyime. Aile dostum Dr. Halit Solak'a. Doksan (90) yaşındaki emektar balıkçı, vefalı arkadaşım Rıdvan Gafuroğlu'na ve elbette dosta da düşmana da “Açık Mektup”umdur:

O, her “12 Ocak” geldiğinde...
O gün bu gündür; tanımsız bir incecik, ılık/ıpılık kanayan bir yaradır.
O uğursuz, tekinsiz gün her yıl gelip dayandığında ve asla unutmayan belleğimize çöktüğünde, bir yerlerde kendinizi helak edercesine büyütmeye çalıştığınız yeşil bir bahar dalının kırıldığı kederli günün ders alınası tarihi olur.
Bir yanımız acı acı gülümserken, bir yanımız dilim dilim hüzünlenir.
Tarih o tarih, bu gün o gündür.
Aile içinde, yakın dost çevresinde espriyle karışık hep bir uyarı tarihi olmuştur:
“Aman dikkat! Bu gün saçak altlarından yürüme. Ekiplere dalaşma, resmi üniformalardan uzak dur. Bu gün 12 Ocak."
Hiç felaket tellalı, kötü sözün ve kötü senaryonun yazarı olmadık. İyi de...
Şimdilerde "Bu kadarı da olmaz!" şaşkınlığı ile az mı karşılaşıyoruz? Hemen her gün, her daim moda deyim ve ergen tarzıyla "Yok artık!" dedirtmiyorlar mı her birimize?
Alıştık mı? Haşa alışmadık. İnadına usanmadık, uslanmadık da, yine üzerimize günbegün çöken kara bulutlar az değil.
İşte yine bir 12 Ocak. Hem de, her şeyin güzel olacağı söylenen yeni yıl 2023’ den. ”Bir yiğit gurbete gitse, gör başına neler gelir” mealinde. Vakitlerden bir vakit, uzaklarda bir yerlerde yalnız bir kuş dertli kederli öterken. Kuşça hüzünlü bir yürekte bir kuşluk saatidir.
Kutlu umutlu, mutlu mesut olsun. Yazana da yazdırana da yarasın. Şaire bakılırsa “Bülbülün çektiği dil-i belası...” imiş!
Ne tükenmez çilemiz, ne bitmez derdimizmiş! Onca yattık çıktık; yarbay mıydı ne? Hacı Mirza'ydı adı. Şirinyer Askeri Cezaevi savcısı zalim... Yaşıyorsa bir güzel kına yaksın ki, kötülük bitmemiş...
Bu kez, Nusaybin’li köylünün kelleyi koltuğa alıp cesaretle haykırdığı gibi “Tabur komutanı” na değil sözümüz:
Helal hoş olsun; ama aşk olsun çavuş, aşk olsun. Nazım'ın deyişiyle demeye de dilim varmıyor ama kabahatin de çoğu sende benim canım kardeşim.

Hasan Oğuz Bilgen. 12 ocak 2023. Şirinyer-BUCA

3 Ocak 2023 Salı

DÖRT YILBAŞI... DÖRT ÇİFT AYAKKABI...

 

DÖRT ÇİFT AYAKKABININ OMUZLARIMIZDAKİ AĞIRLIĞI.

Kutlu/umutlu olsun, yarasın; eski deyimle üzerimize "afiyet".  Sanaldan rakı/balık görsellerine doyduğumuz gündemi karışık ülkemde, iğrendikleri ayaktakımına ve baldırı çıplaklara zehir zıkkım edilen bir yılı daha geride bıraktık...

Abartı gelmesin, masal ya da güzelleme hiç değil... Fazlası var eksiği yok, yirmi yedi yıl başını kör bir delikte "hoş geldi sefa geldi" ile karşılamış, Güney Afrika'lı eski bir hapishane ağacının "Yenilgi ve ölüm, kendinizi umutsuzluğun rehavetine, yılgınlığın alaca karanlığına bıraktığınızda gelir." sözü ile demirci Arif ustanın "Biraz da çiçek böcek yaz" uyarısı arasında sıkışıp kalmak nasıl bir duygudur? 

Dost acı söyler, ne derse doğru eyler. İkisini de incitip darıltmayalım. İlki göçüp gitti... Öğütünü tutamadık, ustamız da bağışlasın, bir kez daha bize gücensin ne yapalım:

19 Aralık 1979. Manisa. Akile Yeşilyurt... Çok sevdiği oğulcuğunu uçurmak için fitili ateşlenip, tek katlı yer evinin ahşap kapısına bırakılan bomba güzel anamızı, "...işte sonunda geldi" tez canlılığı ile koşup açan insanı koparıp götürür bizden. Sisli bir Saz mahalle sabahında, yıkılmış avlu kapısının kıyısına bırakılmış bir çift eski ayakkabı, orada hala durur...

*  *  *

12 Ocak 1982. İzmir-Konak Emniyeti.  Balık istifi, nefes nefese sorgu odalarından birinde. Günahı vebali elbette kendi boynuna;  bir boşboğazın sayesinde tutulup oraya getirilen, Turgutlu köylüklerinden Hasan Yalçınkaya. Ah benim, şimdilerde de görüşüp koklaştığım Hasan abim... Çıkarır ayaklarından kara lastiklerini, atar ortaya. Sorguculara duyurmadan ama, öyle usulca, biraz da sıkılarak. Çok sıkışan, tutamayan varsa, içlerine yapsın diye... Kimsenin başına gelmesin!  Yirmidört saat helaya götürülmemek, yani çişinizi tutmaya zorlanmak nasıl bir eziyet, işkencedir. Canı burnuna, kasıkları patlama noktasına gelmiş hiçbir yoldaş, -bizim, kronik böbrek zoru olan Japon arkadaşımız dahil- celladını güldürmemek, alçaklara alay konusu olmamak için, o öpülesi bir çift kara lastik ayakkabıya işemeyi aklına bile getirmez.

*  *  *

Ocak 1984. Kadim kent Sur. Yangın yerlerinden, o cehennem, o uğursuz mekanın tekinsiz izbeliklerinden birinin konuğu, şimdilerde yaşadığına, girdiği yeni yıla ve geldiği yaşa ilenen, kim kez içerleyip kendini kahreden, "mağdur değil, tarafım" diyen bir iflah olmaz. Hüzünlü ozanın 'Ağla, sevgili yurdum ağla' dediği ülkemin kuytuluklarında, düşleyebileceğinizden ve de romanlarda yazılanlardan fazlası yaşandı.

Otuz gün boyunca gözbağları sorgu saatleri dışında, ancak hücrede açılır;  ne ki orada da gün ışığı olmadığından hiçbir işe yaramaz. Bir Kürt olan hücre arkadaşı, kendisi gibi yoldaşlarını ve kaldıkları evleri ele vermesi için, gündüzlerin gecelere karıştığı sonu gelmeyen saatlerde işkence görmektedir.    

Zamanın uzayıp gittiği bir gün, suskun hücre arkadaşının sorguya götürülmesinin üzerinden kaç saat geçtiğini kestiremez. Zaman kavramını yitirmiştir. Bir zaman;  keko yumruk ve küfürlerle, ite kaka getirilip hücreye boş bir çuval gibi atıldığında sırılsıklamdır. Zayıf kolları Filistin Askısı'ndan cansız/duyarsızdır. Hücre kapısı kapanır kapanmaz kekonun kıpırtısız bedenin yoklar. Anlamaya çalışır. Kollarının durumunun ayırtına varınca da masaj yapar.  Moral olsun diye uzamış sakallarını okşar. Keko ise, durumuna aldırmaksızın, kulağına yarım yamalak Türkçe'siyle: 

"Asla teslim olmadığını, sonunda ölüm de olsa katlanacağını" fısıldar. Onca alçak gönüllülüğü ile "Onun da korkmamasını, bir gün İzmir'e kavuşabilirse, oradaki -Egeli- dostlarına enternasyonal selamlarını iletmesini" öğütler.

Zifiri tabutlukta, amansız yöntem ve tekniklerle dolu saatler, günler geçer. Dipsiz, bitimsiz, boz bulanık zamanın fısıltı ile konuştukları bir anında, kıvırcık sakalı uzamış, sıcak soluklu adam bir sır verir gibi aniden: "Beni götürecekler, bir not ele geçirdiler, bir randevu notu... Beni canlı yem olarak kullanıp, ateşin içine atacaklar. Senden dileğim; bir gün sağ salim memleketine geri dönebilirsen, arkadaşlarımıza, yoldaşlarımıza, devrimcilerin bu topraklarda da cuntaya direndiğini, açık faşizmin karşısında diz çökmediğini, her ne olursa olsun mücadeleyi sürdürdüğünü" anlatmandır. 

Ve hiçbir şey söylememiş, hiçbir şey olmamış gibi, çok kısa sürecek, ürkek, tedirgin, eğreti ama karşı konulmaz, arsız bir uykunun kollarına bırakır kendini.

Devrime ve sosyalizme, onlarla gelecek günlerin inanılan bütün değerlerine dair sımsıcak düşlerin yaralı bedenin yaralarını sağaltmaya çalıştığı bir vakit hücrenin kapısı hoyratça açılır. Yüzünü hiç seçemediği, adını bile öğrenemediği, konuştuğu ana dilini bilmediğinden ancak yüreğini paylaşabildiği suskun, ezik bakışlı esmer genci alıp götürürler.

İstem dışı titremelerle sarsılan genç adamın çıplak ayaklarına kara lastiklerini giydirirken, onun "titremem korkudan değil, çaresizliğimden" anlamında bir şeyler söylemeye çalışmasından, onun eksiklendiğini, bu nedenle de mahcup olduğunu anlar. Rahat olması için onun sırtına birkaç kez dokunur. Cellatlarına hiç belli etmeden usulca vedalaşırlar. Duyumsattığı şeyler, coşkusu, hüznü, kahrı ve çaresizliği ile sayfalarca anlatılabilecek bu ayrılış anı, saniyeler içinde başlar ve biter. Uzaklaşan ayak sesleri kesildiğinde yüreği sıkışır. Şimdiden özlediği insan, celladından aman dilemeyen, adı sanı hiç bilinmeyecek devrimcilerden sadece birisidir. 

Karabasanlı, karışık bir uykuya daha yenice dalmış gibi gelse de, saatler geçmiştir. Yarı uykulu kıvrılmışken demir kapının kilidi döner.  Sahibinin arsızca sırıttığını duyumsadığı bir el üzerine yumuşak bir şey atar. "Al işte" der, "O pislikten geriye kalan, çok sıkışırsan içine işe... Benden izin." Aynı arsızlıkla sırıtıp ve kızgın sinirli küfrederek demir kapıyı sertçe kapatır. El yordamı ile anlamaya çalıştığı yumuşak cisimler, burun boşluklarına dolan kanın pıhtılaşmaya başladığı kara lastiklerdir. 

*  *  *

2023'ün ilk günleri. Zeynep Sükeyna Fidancı. On dört yaşının baharını göremeyen bir fidan. Açmaya yaşı yetmemiş gülün beyin ölümü, aslında altı umarsız hasta için beklenmedik bir umardır. Yüreciği 14 yaşındaki hastaya, bir böbreciği 6 yaşındaki bir kız çocuğuna, diğeri yine 6 yaşındaki erkek çocuğuna, korneaları iki hastaya ve karaciğeri 11 yaşında bir umutsuza yaşam olur. 

Antalya'nın bilinmez bir hanesinin kapı eşiğinde, giyilmeye, yani eskitilmeye fırsat bulunamamış bir çift çocuk ayakkabısı gereksinimi olan "nasipli"sini bekler. Tabi ki minik sahibine benzer;  şaşkın, onurlu, alçak gönüllü... 

*  *  *

12 Ocak. Her 12 Ocak... O gün bu gündür, tanımsız bir incecik, ılık/ıpılık kanayan yaradır. Her yıl gelip dayandığında, çöktüğünde zihnimize, bir yerlerde kırılan bir yeşil bahar dalıdır.  O gün bu gündür; aile içinde ve yakın dost çevresinde espri ile karışık hep bir uyarı vesilesi olmuştur:  "Aman ha dikkat... Saçak altından yürüme. Bu gün 12 Ocak..."  Felaket tellalı hiç olmadık da; şimdilerde "Bu kadarı da olmaz!" şaşkınlığı ile az mı karşılaşıyoruz? 

İzmir-Güzelyalı'da, omuzu bol yıldızlı, kelle kesen Hacı Mirza Mahkemelerinden, günümüzün önleri düğmeli cübbeler içindeki imamların "Oraya sordum. Oldu!" mahkemelerine.


Hasan Oğuz Bilgen. 02 Ocak 2022. Güzelyalı-Narlıdere.


19 Aralık 2022 Pazartesi

BİR TOKATLA BİR ŞEY OLUR MU ?

BİR TOKATLA BİR ŞEY OLUR MU ?

Okullar tatil olduğunda "çevreci" olma adına, steril eldivenlerle sahillerde plastik toplayan, pembe/mutlu şiirler/notlar yazan entel dantel şahsiyetlerden değilseniz eğer, açıkçası aydın olmanın koşulu olan o "lanetli"/ ateşten gömleği üzerinizden çıkarmamakta kararlıysanız,  kendi payınıza belalar, şimşekler, tokatlar, infazlar, tehditler, sürgünler eksik olmayacaktır. Dün de, bu gün de olup biten budur.

12 Eylül'ün onca eziyet ve de işkence şampiyonu Kenan, ateşten aydın gömleğini çıkarmamakta ısrar eden demokratlar için, "Ben ne yapayım böyle aydını?" deme gafletinde bulunduğunda, haklı olarak üzerine alınan Aziz Nesin'in "Biz, biri bize bir şey yapsın diye aydın olmadık" cesur yanıtını anmadan geçemiyor insan.

"Birisi bir şey yapar" kaygısı ile asla endişelenmeyip, helal süt emmiş aydınlardan ve harbi demokratlardan bir değerimiz de, bırakın düzenin goygoycularını, bizim sol cenahtaki "ama"cıların bile hiç anmadığı ve de öldür allah sahiplenmediği Aslı Erdoğan'dır.

Çuvaldızı kendimize iğneyi karşımızdakine... Ne yapalım; biz buyuz. Geçtiğimiz haziran ayında, birkaç duyarlı kanalı saymazsak, iflah olmaz odunluğumuzdan olsa gerek bir haber değeri kazanamayan bir ileti ilişir gözümüze:  Özbeöz kendi yurdunda gösterilmeyen hak ettiği ilgiyi yad ellerin aydın insanlarının gösterdiği, yazdığı her kitabın yurt dışında ödüller aldığı, onlarca dile çevrildiği, yüz binlerce satıldığı Aslı Erdoğan, Almanya'da beyin kanaması geçirdi.

Sonrası mı? Olağan olmayan haberi balık hafıza doğal ve de olağan kabul eder ki, yazarın taburcu olduğunu, ancak durumunun ciddiyetini koruduğunu okur, onu uğursuz yazgısı olan unutulmanın, yalnızlığın "taş" binasına terk edip, "mış" gibi, "muş" gibi yaptığımız mutlu/mesut yaşamlarımıza geri döneriz.

Bol sıfırlı çeklerle rahat ve güvenli diyarlarda sefa sürmektense, tehlikeli sularda yüzmeyi yeğleyen, Robert Koleji ve Boğaziçi Bilgisayar Mühendisliği ve Fizik bölümleri birincisi Aslı Erdoğan... Hepsini bir yana itti, insan hakları ihlallerinin peşine düştü. Ölüm oruçlarını, hapishane işkencelerini, köyleri yakılan, tecavüze uğrayan, eşlerini, çocuklarını yitiren Lice'li, Cizre'li, Bingöl'lü kadınların, anaların yakarışlarını dile getirdi. Cezaevlerinde, yakılan yıkılan köylere, ocağı söndürülen köylülere cesur ziyaretler yaptı. Ve elbette hakkında soruşturmalar, amansız takipler, tehditler, gözdağları... Aslı Erdoğan, aydın olmanın zorunluluğu olan o "lanetli", ateşten gömleği çıkarmayı aklından bile geçirmedi. Ölümcül ziyaretlerini, yazmayı, mücadeleyi sürdürdü.  

Aslı Erdoğan yıllar önce kendi açtığı yıldız falında gördüğü sonu, onu bekleyen "laneti", hapisliği ya da intiharı idi. İntihar ya da delilik bilinçli insanın seçeneği olamazdı. Hapislik ise siyasal yazgısıydı. Tercih böyle olunca, 2016 yılında yazarı ve görüşçüsü olduğu yerin, bu kez konuğu oldu. Ağırlaştırılmış müebbet ceza istemi ile yargılandığı günlerde, yurt dışından içini ısıtan ve direnme gücünü arttıran ödüller geldi.  O kör delikten bir çıktı, tam çıktı... Dahası bir daha da ülkesine geri dönmedi.  

* * *
Yurdum insanının çocukluk günlerinde, sevinç içinde çığlık çığlığa el salladıkları, mendil salladıkları demir kanatlı kuşların, yetişkinliklerinde F-16 olup başlarına cehennem bombaları yağdırdığı, en kötüsü de içinden çıktıkları halkın milyonlarca oyu ile seçildiği vekilliğinde, devletçe atanmış bir memurdan tokat yediği günler yaşıyoruz. 

* * *
Ferhat Encü... İster sevin ister sövün, milyonlarca yurttaşın oyunu almış bir yasal partinin İstanbul il başkanı Ferhat Encü... 

Barbarlığın ve nobranlığın ayyuka çıktığı, ar damarlarının çatladığı ve dahi gemin azıya aldığı sevgili ülkemde, bilimin fiziğine, onun etki-tepki yasasına inanmayan akıl fukaraları var belli. Ancak inansalar iyi olur. En azından orta okul kitaplarını okuyanlar çok iyi bilir, "Ekmek yoksa pasta yesinler." garabetinin talihsiz mucidi garibim Maria, bu tarihsel yanılgısının bedelini biraz ağır ödedi.

"Tarihin aynen tekerrür etmesi" klişesi her ne kadar, materyalizmin diyalektiği ile pek öyle örtüşmese de, ünlü türkümüzde geçen "yolun sonu görünüyor" deyişi ile ile pek de güzel uyuşuyor doğrusu. 

"Bir seferden bir şey olmaz" diyen, bre iflah olmaz aymaz!  Sen, sen ol "Bir tokattan bir şey olmaz" deme. Ferhat'ın ardında milyonlarca bir halkın özgür iradesi, anbean kanamayı sürdüren bir Roboski yarası varsa, onu da insanlığın tarihi yazar. 
Öyle bir yazar ki... Senin de bunu öğrenmeye ne vaktin, ne ömrün ne de mecalin olur.


Hasan Oğuz Bilgen, 19.12.2022, Dachau- Münih

 

13 Aralık 2022 Salı

DESPOT POPÜLİZMİN HOMOFOBİ İLE UÇUŞU, PEDOFİLİ İLE ÇAKILIŞI...



DESPOT POPÜLİZMİN HOMOFOBİ İLE UÇUŞU, PEDOFİLİ İLE ÇAKILIŞI...

ABD'de 19 Haziran 1953'te, anti-komünizmin cadı kazanlarını kaynattığı McCarhty koşullarında, iki bilim insanı Julius ve Ethel Rosenberg casusluk komplosu ile idam edilir.  Bu vahşete kederlenen Melih Cevdet Anday, aydın sorumluluğunun gereği "Sevdiğim çiçek adları gibi... Adınız geliyor aklıma." dizeleriyle tarihe not düşer. M.Cevdet, on yıllardır her santimetresine tanımsız acıların ekildiği bu topraklarda yaşatılan bunca rezilliğe ve ortalık yere saçılan bunca pisliğe bu gün tanık olsaydı, 'sevdiği çiçek adları gibi' daha ne adlar sıralardı?

Dostun sözüne bakılırsa, "...Bilinenin tekrarı 'Tek Yol Devrim' anlamına geliyorsa" yorumu, çürümüş ve kokuşmuş düzenin gündemine noktasından virgülüne birebir denk düşse de, anlaşılan biraz "ağır olmuş", bir inceden "keskin kaçmış"(!)...  Katırdır; ürker mi ürker. Ne var ki, aman fincanlara zarar gelmesin, aman tadımız kaçmasın. Bu kez, öyle olmasın. Kısa kısa, ad ad olsun... Yine de, her derdimiz sözün özü, sözün doğrusudur.

***

Mahsa Amini...  Anday'ın 'Yanık yanık kokan karanfiller'ine eklenen ad. 

Haftalardır Acem diyarını, yobazın/zorbanın uykularını zehir eden bir öfke rüzgarı kasıp kavuruyor. Kara böcünün karanlığını yırtan, aydınlığın ve cesaretin simgesine dönüşen, siyah saçlı Mahsa Amini'nin gül yüzü yanan sokaklardan silinemiyor.  Ah Mahsa... Dominik"li Mirabal Kardeşlerin adlarını her andığında hangi duyguların sellerine kapılırdın?  Ya, o Kelebekler. Senin hüzünlü sonunun tanığı olabilselerdi, duygu durumları nice olurdu?

Şadiye Manap. 1992'de Urfa'da tutuklandı. Otuz (30) yıllık tutuklulukla müebbet cezasını bitirdi. 1 Aralık'ta Gebze Kadın Kapalı Cezaevi çıkışında tekrar tutuklandı. Elif Güveyler. İngiliz öğretmeniydi; yetinmedi, üç yıllık pilotluk sonrası Kuveyt Havayolları'nda ilk kadın kaptan pilotu oldu. 

İlki, ekmeğine, suyuna, toprağına sevdalı, ait olduğu halkı adına bedel ödemenin onurunu kazanmış bir kadın devrimci. Diğeri, kadınların bir meta, bir cinsel obje olarak görüldüğü bir şer'i rejimde, mutlak erkek egemenliğini atlayıp geçen kararlı bir kadın. 

Hiç kuşku yok, değişik yer ve sorumluluklarda da olsalar,  her ikisinde de Mirabal Kardeşlerin yılmazlığı, kararlılığı ve Mahsa Amini'nin cesareti, insanlığın aydınlık geleceğine olan umudu...

***

Ebrar Karakurt... Cinsel tercihi nedeni ile "Affedersiniz Ermeni" mahçubiyeti ile anılan, ancak onları başarıları ile utandıran ve takımına ödüller, şampiyonluklar kazandıran voleybolcu. 

Mahsa, Şadiye, Elif, Ebrar ve diğerleri... Her birinin, Rosa Lüxemburg'un "Vardık, varız, var olacağız" sözünü kanıtlayan bir duruşu ve bir başarı hikayesi var. Anlatılan, anlatılmak istenen senin hikayendir.  

***

Ve H.K.G.  Her vicdan sahibi insanın konuşmasında "altı yaşındaki evladımız" diye andığı ve sahiplendiği kız çocuğu. Dominik'li Kardeşler, H.K.G'nin dramını duymuş olsaydı. Ya da tersten okuyun. Küçük kız çocuğu okuluna gidebilseydi. Söktüğünde okumayı;  heceleseydi heyecanla, sorar gibi:  Do-mi-nik-li  Kızzz  Kar-deş-ler...??!! 

Kız çocuğu erişebilseydi liseye ve ötesine... Özel bir video çekiminde, çok belirgin bir utangaçlık içindeki kara çarşaflı kız kardeşlerinin, tarikatın pisliğini savunmak zorunda bırakılmış oluşlarını nasıl karşılardı.  Sonunda senin dramını sağır sultanlar da duydu!..  Sivrisineğin asıl kaynağı tarikat batağını anmadan, lütfedip 'erken bir evlilikten' söz edildi. Rıza ile, ama erken yapılmış bir evlilik anlamında... O kadar. Şimdi.  H.K.G, "aileyi koruyalım" diye coşup çemkirdikleri LGBTi karşıtı mitinglerinin neresindedir? Ya, 6'lı masanın 'bilgesi' nin "Aile üzülüyor, daha fazla uzatmayalım" buyurması!?

'Başka bir dünya mümkün' diyen aydınlık insanların bir sözü olmalı: Homofobi ile uçan, pedofili ile çakılır... Bilineni tekrar ettirmesinler.  O slogan var ya o slogan. Hani her daim, hemen her siyasal cenahtan ses getirmiş, "tepki" almış olan... Hani o, Töb-Der'li hocalarımıza, ağır ağabeylerimize "Ne oluyor gençler? Savaş mı var?" dedirten... Evet o slogan, o "keskin" olduğu söylenen slogan hep vardı. Bu barbarlık, bu zorbalık var oldukça da hep var olacak. Tıpkı devamında gelen ve onu tamamlayan slogan gibi: "Kurtuluşa Kadar...    "  


Hasan Oğuz Bilgen, 14.12.2022, Niğde-Ortaköy-Ceceli

 

6 Aralık 2022 Salı

BİLİNENİN TEKRARI “ TEK YOL DEVRİM “ ANLAMINA GELİYORSA…

 


BİLİNENİN TEKRARI  “ TEK YOL DEVRİM “ ANLAMINA GELİYORSA...

Altmışını ardında bırakmış İzmir'liler bilir... Devasa Konak alanının güney batı yakasının, imar görmemiş bakir arazi yapısı nedeniyle, "tarla" diye adlandırılıp anıldığı kentin belleğinde saklıdır. Sıcak 1971 sonrasının göreceli demokratik koşullarında, Basmane yokuşundan, eski cami önünden başlayan her miting, dolmuş/kamyonet duraklarının yayıldığı o "tarla"da son bulur.

O ateşli yürüyüşlerden birinde, heyecanlı gruplar dalga dalga tarlaya girmektedir. Derneklerin yanı sıra, Sümerbank, Tariş, Tekel işçileri ses getirmektedir. Ve elbette Ege Üniversiteli abiler, Töb-Der'li hocalar... Bilerek geride kalan devrimci gençler söz birliği etmiştir; mesaj en üst tondan verilecektir. "Anlatılmış ve anlaşılmıştır";  tarlaya "Tek Yol Devrim" sloganı ile "sert giriş" yapılacaktır. Ve icraat... Kol kola, koşar adım. Töb-Der tarafından azarlayan bir ses:  'Ne oluyor gençler; savaşa mı?'  İlerleyen günlerde, şaka yollu dillere yerleşecek olacak masumane sorudur aslında topu topu... Coşku o coşku, heyecan o heyecan yani...

* * *

Yıl 2022. Dünya halklarının yoksullarını 'vatan-millet' nefreti ile birbirlerine boğazlattığı, tekel karı doymazlığı ile emekçilerinin kanını emdiği uluslararası kapitalizmin, geliştirilmiş parlamentarizm demagojisiyle restorasyonuna gidildiği, vahşi kapitalizmin ehlileştirilmiş kapitalizm olarak lanse edildiği günler... Saraylar, saltanatlar elbette yıkılsın ve dahi zorbalık elbette sürgit var olmayacak. Anlatılmak istenen, her ne kadar yönetenlerin yönetememesi ve de yönetilenlerin yönetilmek istememesi denkleminin/dengesinin, onca yalana talana, zamma zulme karşın bozulmamasıdır. Ve dışa bağımlı işbirlikçi sermayenin piyasacı neo liberal sistemi allayıp pullama çabası, elinde tuttuğu mutlak egemenliği koruma hırsıdır.

Bir gerçekliktir ki, ana akım iktisat anlayışının temelinde vahşi kapitalizm vardır. Uzlaşmaz sınıf çelişkileri, sınıf eşitsizlikleri ve doymayan artı değer sömürüsü, "sosyal devlet, sosyal yardımlar ve vergi yükünün hafifletilmesi" süslemeleri ile giderilemez. Ayrıca, aynı düzenin iki doğal sonucu yoksulluk ve işsizliğin kökleri, üretim araçlarının özel mülkiyetine, bir başka deyişle sermayenin yaşamın her alanında, alt yapısından üst yapısına değin mutlak egemenliğine, hegemonyasına uzanır.

* * *

Geçtiğimiz günlerde muhalif/sol basının da dikkatinden kaçan bir buluşma yapıldı. ABD ve kıta Avrupası'ndan Orta Doğu'ya, Ukrayna'ya hegemonyasını sürdüren tek kutuplu emperyalist sistemin akıl hocaları, "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" kuralsızlığının mimarı Demir Leydi'nin ülkesi İngiltere'de, savundukları ve asla toz kondurmadıkları düzenlerinin hangi aşamada olduğunu, nereye evrildiğini, nereye evrilebileceğini görüştü. Ortaklaştıkları ve aldırmaz bir utangaçlıkla, bir o kadar da pişkinlikle paylaştıkları sonuç, Mahir Çayan'ın "sürekli ve genel bunalım" görüşünü doğrulayan, kendilerince "kalıcı yıkım", "kalıcı kriz" biçiminde itiraf etmek zorunda kaldıkları iktisadi sonuçtu.

Mahir Çayan, Kesintisiz Devrim yazısının 2-3 bölümünde, yeryüzünün ahtapotu emperyalist-kapitalist sistemin yapısı ve ayırt edici niteliği gereği, "zaman zaman doğrulsa da, hasta yatağından çıkamadığını, çıkamayacağını ve genel bunalımının süreklilik arz ettiğini" ayrıntıları ile çözümler. 

Elli yıl önce, yirmi dört yaşında imha edilen bir beyin... Yaşından büyük analizi: "Emperyalizmin sürekli bunalımı."  Elli yıl sonra, onca yıkım, talan, savaş, kan-gözyaşı, açlık, katliamın üzerine, onca ağır iktisatçı beyefendinin söz birliği-yazgı birliği yapıp keşfettiği sonuç(!):  "Permanent Destruction", "Permanent Crisis"...  Yani "Kalıcı Yıkım", "Kalıcı Kriz".

* * *

Türkçe karşılıklarıyla yazmak, vicdanı ve cüzdanı arasına sıkışıp kalmamış insana zulüm gelir, utanç verir:  Fütursuz, pespaye... İşte elli yıl sonra bile, bu içeriklerde haberler, olaylar ve uygulamalar  karşısında, yaşadığım aynı "o tarladaki heyecan" durumu, içimden dışımdan çekincesiz haykırdığım o kadim, o "sert" slogan... Dur, hemen öyle sevinip alaya alma metafizikçi bey!  Bu durum idealist insanın "kendini tekrarı" değil!  Bilinen doğrunun yinelenmesi, aynı devrimci telaşın aynı heyecanla, yerinde bir heyecanla yinelenmesi...

"Malumun tekrarı" lafızı, ilk anda işitenin kafasında fizik ötesi, diyalektik karşıtı bir hava estirse de, o tekrarda, balçıkla bir türlü sıvanamayan güneş hala gözlerinizi kamaştırmayı sürdürüyorsa, orada yaşamın gerçekliğinin, yaşamın canlı pratiğinin ipuçları gizlidir. Her seher vaktinde, koroner sağlığınız için gerekli olan yürüyüşün ilk adımını, yine o "tarla"ya girer gibi atıyorsanız, yalnız kalmış ya da bir başınıza bırakılmış bile olsanız, duruşunuzda ve yön tayininizde zerre kadar sapmanız yoktur demektir. 

Üzerinde çalıştığınız marangozluk işinin büktüğünüz çivisini, doğrultmaya dalıp gitmişken, bıyığı yenice terleyen o delikanlının toy ve heyecanlı elleri yine başınızı okşuyor, gül kokulu nefesi size moral veriyorsa, bu içinizi ısıtan duyumsama hali asla hata yapmadığınızın, asla yanlış yolda olmadığınızın işaretidir.

Tarla'dan bu yana çok şey değişti, değişecek elbet. O iddialı kaytan bıyıktan, kıraran bıyığa gibi... Yalnız yaşamlar, steril dostluklar, "veraset/vesayet" hesapları gibi... Neyse ki, günbegün güncelliğini koruyan o üç sözcüklü sloganın, bu pislik düzenin her pislik olayında, her türden her cinayetinde doğruluğunu, yakıcılığını her gün kanıtlaması gibi duygu aynı duygu, heyecan aynı heyecan... 

O slogan var ya o slogan. Hani her daim, her siyasal cenahtan "tepki" çekmiş olan. O sarsan, çarpan o slogan... Hani o ağır ağabeylerimize, "Ne oluyor gençler? Savaş mı var?" dedirten. Evet hep vardı; sistemin barbarlığı var oldukça da hep var olacak.

En önemlisi de, Siyasal'lı Mahir ağabeyin haklı çıkması elbette.


Hasan Oğuz Bilgen, 07.12.2022, Haydarpaşa.


17 Ağustos 2022 Çarşamba

HARUN KARADENİZ’İN “KAPİTALSİZ KAPİTALİSTLER”İ…

 


HARUN KARADENİZ’İN “KAPİTALSİZ KAPİTALİSTLER”İ…

Emin olunuz ki, soyağacımızın köklerindeki "Homo Sapiens"lerin akıl ve bilimle gelişmiş, olgunlaşmış, bir üst evresi insanlık, ilkel toplum koşullarındaki komünal yaşam biçiminde, şimdilerin ışıklı, renkli spotları, parlak vitrinleri ile şatafatlı/ steril AVM yaşamlarından çok daha mutlu idi.

Homo Sapiens’in ideal tipi insanlık elbette mutlu/huzurlu değil; güven/ güvence hak getire. Kanlı kavgalı, bolca katliamlı bu ara keşiflerle, buluşlarla geçirilen altı yüz yılda üretim ilişkilerinin ulaştığı düzey, yani kapitalizmle birlikte sermayenin “temerküzü” mutluluk getirdi mi? Tükenmez denilen ve tek elde toplanan enerji kaynaklarının bulunması, tozpembe gösterilmeye çalışılan var olan sistemin yollarına mis kokularla gül yaprakları mı saçtı? (x)

İnsanlık kan ve acıyı birlikte tattığı köleci toplumdan bu güne, ilkel toplumun komün ilişki ve çelişkilerinde olduğu gibi, mutlu ve huzurlu olabileceği ve de güven içinde yaşayabileceği bir dünya arayışı içinde.

Bilim düşmanı yobazın tüylerini diken diken eden evrim, insanın ilk yetkin örneği Sapiens'le sona ermedi mutlaka. Gelişmiş ve ileri insan aklı, sınıfların/ sınırların/ sömürünün olmadığı bir başka dünyanın mümkün ve var olduğunu, değişik yer ve zamanlardaki deneyimleriyle öğrendi ve anladı. Bu evrensel/ bilimsel gerçekliği, diğer "baldırı çıplak, ayaktakımı" denilen, üreten ve yaratan emekçi insanların da anlaması için bedeller ödedi. Yine bu nedenledir ki, anlamakla kalmayıp üretimden gelen gücüyle bunu istemesini, buna hakkı olduğuna inanmasını, kendileri ile birlikte kalkışıp cenge durmasını istiyor. 

Gelişmiş Sapiens, Karl Marks'ın ünlü ve açıklayıcı deyişi ile "burjuvazinin burjuva demokratik devrimi sonrası, geminin güvertesinden attığı eşit yurttaşlık ve demokrasi bayrağını" sınıf ve örgüt bilinci gereği sahipleniyor. (xx) 

Kurulu düzenin fincancı katırları tam da bu ışıklı, güneşli günde ürküyor(!)  İnandırılmaya çalışılan film de, tam da burada kopuyor. İnsana metafizik gibi, fizik ötesi bir durum gibi gelse de, yaşanan zaman donuyor. Durağanlık anlamına gelmese de, buradaki donma olayı bir an durmak, düşünmek, siyah beyaz naif anıyı küllerinde aramak, belleğin ateşini eşelemek gibi bir durum.

Uzun sözün kısası, diyelim ki elli yıl öncesine gidiyorsunuz.

*  *  *

Adı sanı, gül cemali unutulmuş, salt ODTÜ’lü olduğu silik belleklerin bir köşesinde kalmış olan, kafası üç numara traşlı bir ağabey… Kitaplarına bakmasına izin verdiği yeni yetme tıfıl çocuğa, tarih kitabının arasında, sonradan “teksir baskısı” olduğunu öğreneceği katlanmış bir yazı veriyor. Yalnız kendisinin okuması ve bir başkasına göstermemesi kaydıyla…

Belli ki, yüzü unutulmuş ağabey, kendisinin öğrendiği bir başka dünyanın mümkün olduğuna, yeni yetmenin de bilmesini anlamasını istiyor. Ne ki bilmek, öğrenmek ve anlamak günbegün sabırla sindire sindire olacaktır.

Lise kapısından atılan, o ilk acemi adımların ardı sıra gelen günlerinde teksir kağıdına basılmış yazı, ODTÜ’lü ağabeyin güvendiği yeni yetmenin, bilgiye, öğrenmeye, sorgulamaya açık arkadaşlarına da ulaşacak;  el altından, sırayla, elden ele geçecektir. Ve ilerleyen yıllarda, basılacak kitabın başlığında “Kapitalsiz Kapitalistler” yazacak, sonunda da "Harun Karadeniz" imzası göze çarpacaktır.

Deneysel bilginin ve insan aklının bilimsel devrimlerle ve dahi işçi sınıfının evrensel değerleriyle yetkinleşmesine, bu engebeli, dolambaçlı ve sarp yolda, emin adımlarla yürüyen liseli gençlere ışık olan, örnek alınıp hayranlık duyulan Harun Karadeniz’e selam olsun.

 

Hasan Oğuz Bilgen. 15, Ağustos, 2022.  Serdivan- SAKARYA

 

(x)  Yuval Noah Hararı. Hayvanlardan Tanrılara Sapıens. İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi.            

(xx) Tuğçe Yılmaz. ODTÜ- Tarih