20 Temmuz 2024 Cumartesi

TEMMUZ GÜNEŞİNİN DE KAPATAMADIĞI KUTUP YILDIZIMIZDI. (1)


 TEMMUZ GÜNEŞİNİN DE KAPATAMADIĞI KUTUP YILDIZIMIZDI. (1)

“ Önümüz cıvıl cıvıl bir temmuz. Her şeye karşın, hala düşünebilen ve unutmayanlarımız için zor bir ay. Piyasacı, kuralsız neo-liboş yönetimin ekonomideki -Mehmet Şimşek- uygulamalarının etkisi ile daha da zor geçecek, mutfakta, sokakta ve alanlarda daha ateşli yaşanacak gibi“ demiştik ya.  

*  *  *

Yakın geçmişimizde de zor ve sıcaktı temmuz ayı. Yaşattıkça belleğimizi besleyen anılarımızı, yine bizleri her yıl dönümünde, her fotoğraf karesi üzerinden uyaracaklar. Tabi ki, uykularımızda da pek rahat ve huzurlu olamayacağız. Takvimler yine (26-27 Temmuz) yazacak. Biz bunu,  kapanmayan yaralarımızdan biri olarak okuyacağız. Ve bu yara bundan böyle de, bizleri güçten düşürmeyen, tersine günbegün güçlendiren gizli kanamasını sürdürecek. O, bizi yaşarken de bırakmamıştı... Bu sıcak tatlı yara ile birlikte, onu hiç unutmaksızın yine yaşamımızı sürdüreceğiz.

O halde, yeni bir 26-27 Temmuz’la güç bulmayı ve yazı dili ile de olsa sesli düşünmeyi ve de sıkılmayanlarımızla paylaşmayı sürdürelim.

 *  *  *

Çok gerilerde, 1970’in sonlarında kalmış bir temmuz ayı... 26 Temmuz. Adana’da yakıcı sıcak, Çukurova’lı yazarın “sarı sıcak” dediği cinsten. 

Nurettin hoca, adaşı Nurettin Karabaş gibi rakı şarap bilmezdi. Kitabın kurduydu. Tek kusuru, kül tablasında unuttuğu sigaranın düşüp öğrenci evinin eski kiliminde yeni bir göz açmasıydı.

Bir Ege ilçesinin “Göçmen Mahalle”sinden çıkıp, Diyarbakır’a uzanan bir tarihsel sürecin yol haritasını çizmek, bir devrimci çıkışın, silkinişin, örgütlenişin kilometre taşı olmak, sıradan bir devrimcinin altından kalkabileceği sorumluluklar değildir. O, bilgiyle, Marksist literatürle eylemin diyalektiğini çözmüş, bunu uygulamış;  yetmemiş bu realiteyi her arkadaşına usanmadan anlatmış muhteşem bir örnek durumdur. Bu örneğin detayında da “Sadece boş zamanını değil, tüm yaşamını devrime verebilmenin” açıklaması gizlidir. 

Nurettin hoca, hiç birimizin başında ilgilenmediği Gine Bissau’yu, Latin diyarını, Rusya’yı merak eder, Amilcar Cabral’ı, Jose Marti’yi ve Lenin’i okur öğrenir. Bize de gösterir, bıkıp usanmaksızın sesli okur, öğretmeye çabalar. Potemkin Zırhlısı’nı anlatmaya doyamaz. Adı unutulan bir Köy Enstitülü öğretmenin öğrencisi olduğundan olsa gerek, iyi bir okuyucu, yılmaz bir araştırmacıdır. Bu yüzden onun entelektüel damarı Turgutlu Lisesi yıllarından gelir. Sonuç ise; Diyarbakır Eğitim Enstitüsü yıllarında iflah olmaz bir Sinematek bağımlılığıdır. 

Bir akşamüzeri Amed’in Bağlar semtimdeki öğrenci evinde, uzanıp serilmiş okul yorgunu arkadaşlarına, forumlarda kitleyi ajite eden, o bildik vurgulu ses tonu ile seslenir: “Davranın tembel tenekeler. Sinematek’te Potemkin Zırhlısı var, biletler komün parasından. Hep birlikte gidiyoruz.”  

Karşı çıkmak ne mümkün!  Gösterimin olduğu yer Dağkapı Semti’ndeki, ayaklarınızın altında gıcırdayan rabıta döşemesi ve arkaya devrildi devrilecek ağaç koltukları ile tarihi Dilan Sineması’dır. 

*  *  *

Gürateş, lisede başarılı derslerinin yanı sıra yetenekli bir voleybolcudur. Takımında pasör, sıkı bir düz pasçıdır. Tanığı ve takım arkadaşı Japon Mehmet hayattadır. İşin kötü yanı da vardır, sayılık güzel paslar atar da; ani hareket yoktur, koşamaz. Doğuştan, ayaklarının altında ortopedik bir kalıcı rahatsızlık vardır. Hani, delikanlıların askerlikten yırtmalarına “tıbbi gerekçe” olduğunda sevindikleri durum. 

*  *  *

Tek sözcükle bilgi kaynağımızdı; kitap uzmanı idi. Yeni yayınlardan ilk onun haberi olurdu. O zamanlar teorisyen sözcüğü, olur olmaz her yerde herkes için kullanılmazdı. Abartı değildir; o bizim teorisyenimiz. Strateji uzmanımız, kutup yıldızımızdı. 

*  *  *

Marti’nin “Şimdi akkor zamanıdır, yakında yalnız ışık görülecektir.” sözüne bayılır. 

An gelir; asfaltı eriten Adana sıcağı “akkor zamanı” gibidir. Soluksuz ve yüzükoyun yattığı yerde, kendisini derdest edip polise teslim etmek için üzerine gelen muhafazkar çarşı esnafına, yine de sevgi dolu, bağışlayıcı bakışlarındaki ışık, “o ışık” tır.     

O ışık, tutucu esnafın hoyrat nidaları ve polis sirenlerinin arasında sönüp kaydı gitti. Geride kalan yaşayan belleklerde, Nurettin’in asfalt yolda soluk soluğa “Haydi önünüze bakın. İşinize devam edin. Oyalanmayın.”  bakışı kaldı. 

Bilinç bilgiyle kazanılmış, yaşamın kendisi ile sınanmış bir uyanıklılık durumuysa, bizim ideolojik inatçılığımız ve siyasal ödünsüzlüğümüz de, devrimci geleneğimizi korumamızdan, devrimci değerlerimizi yaşatmamızdan başka bir şey değildir. 

Bizim, şaka yollu da olsa "hala elli yıl öncesinde yaşadığımızı" söyleyen mahallenin ağır abisi! Sen elli yıl önce, Töb-Der' de gösterdiğin kararlılığı ve uzlaşmazlığı, yaşadığın ve yaşattığın ruhu unuttuğunda, sende, mutfağındaki tuz ruhundan başka hangi ruh kalır?

Açık Mektup Kolektifi. 26 Temmuz 1978. Adana-Kuruköprü.


14 Temmuz 2024 Pazar

YOLDAŞLIK, BİR GÜZELLEMEDEN İBARET DEĞİLDİR

 


YOLDAŞLIK, BİR GÜZELLEMEDEN İBARET DEĞİLDİR !

ASLOLAN; DOKUNULAN, DUYUMSANAN VE DAHİ GÖZLE GÖRÜLEN ELLE TUTULAN GERÇEK YAŞAMDA PAYLAŞMAK VE DAYANIŞMAKTIR...
* * *
Simavna Kadısıoğlu Bedrettin yoldaşı Börklüce Mustafa, nam-ı diğer Dede Sultan viranhanesinin dehlizlerinde bulunmuş el yazması bir evrağın, ne var ki kandil ışığında okunabilen, belli ki nasihat olsun deyi yazılmış kelamı çarpıcıdır:
"Çalış ki, mevcut hasat kafi değildir. Cenge dur! Her daim kavgalı ol mevcut nizamla. Hak ettiğin, layık olduğun mekan o mekan değildir. Sarıl amele sınıfından azap ortağına. Sarıl ezeli açlığın çilekeşine. Unutma! O başı açık ve dahi baldırı çıplaklar ki, hudutsuz ve zümresiz bir dünyayı kurup ebedi tokluğu fethedecek olanlardır.
Yol kardeşliği, göğe ummana edilmiş, nafile ve dahi boş bir lakırtı değildir. Sen ki, her daim peşisıra, omuz başında olmalısın aklın, ilmin. Yolda belde, karda darda ve istikbalde ulaşacağın yıldızlarda...
Ne ki, aynı karından çıkmak marifet değildir.
Sarıl ki, gül yüzlü, gül nefesli münevver dostuna. Yoldaşlıksa, salt bir güzellemeden ibaret değildir."
* * *
Dede Sultan nam-ı diğer Börklüce Mustafa yekindi samandan tıkılmış kıtık döşeğinde, nice zamandır bilinmez gözünde uyku kalbinde huzur yoktu. Horozlar ötmezden, tan yeri ağarmazdan kızıla çalmazdan önce, iç sesi öldür Allah susmaz oldu:
“ Her günüm anbean, gün doğumu gün batımı gecem oldu. Her saat her an karabasan uykularımda, hudutsuz ve sömürüsüz, ezenin ezilenin olmadığı bir yerküre ile, Nurettin’imi, Bedrettin’imi görür ve hakikate daha bir yaklaşır oldum.
“ Son günlerde bir hakikat eri olmaklığım vardır; bir derviş misali bir lokma bir hırka… Gel gör ki, bilgisizin yetkili bilgilinin yetkisiz, haydutun katilin gezer, aklı işleyenin ilim/ eşitlik diyenin derdest edildiği bu tiranlık, bu adaletsiz günlerde, bir tüy kadar hafif, bir serçe kadar beklentisiz oldum.
“ Ol halimle dervişlik makamına erişebilirsem, ne mutlu bencileyin... Simavna kadısı oğlu şeyh Bedrettin tekkesine ya da köle Spartaküs’ün sınıfsız ve adil Güneş Devlet’ine varıp, yüzüm sürüp bereketli baldan tatlı topraklarına, helallik almak isteriz.
“ İşte geldik gidiyoruz derken, bu dünyadan başka da bir maksudum kalmamıştır. O kutlu ana dek, kendi yaramı sarıp kendim gideyim. Kendi çölümde kendim gezip kendim ağlayayım.
" Ve ol kutlu andan önce, bir hususi mülkiyet mal melal istemez, bize seni gerek seni. Bir seda, bir nida ver, bir ara bir sual et ki, mor dağlarımda sümbüllerim, derlenmemiş bahçelerimde kızıl güllerim açsın. Varıp bir izbe kuytulukta, helal hoş olsun; kuşça canımı koyuverip azat edeyim.
* * *
Simavna Kadısıoğlu Bedrettin yoldaşı Börklüce Mustafa, nam-ı diğer Dede Sultan viranhanesinin dehlizlerinde bulunmuş, ancak bir kandil ışığında okunabilen el yazmasının, belli ki bir nasihat, kitabi bir bellek olsun deyi yazılmış kelamı, an itibari ile Açık Mektup arşivine zimmet edilmiştir.
Açık Mektup Kolektifi. 12,07,2024. Rumeli-Serez Çarşısı.

8 Temmuz 2024 Pazartesi

EYLEMCİ


" Başı dik, gövde gergin bir yay gibi. Adeta atılan her slogana eşlik edercesine yürürdü. Korkuyu yenmiş! İnsan dostlarına yol arkadaşlığı yapıyor. Onlarca kez, İstiklal Caddesini dolduran kalabalığın içinden alkışlandığına tanık oldum! " (Orhan Aydın)
* * *
Doğayı rant kapısı, hastayı/ öğrenciyi müşteri, kadını mal, emekliyi/ emekçiyi yolunacak kaz belleyen taş kafa; onu, elbette görüldüğü yerde uyutulması gereken köpek olarak görecek, “it” bilecekti.
Kafa ile birlikte yürek de taş kesilmiş olunca, SBF’ li ağabeyin deyişi ile, o kemik tasın içinden “tek akım” geçmesi çok doğal oluyor. Bu iflah olmaz sürgit “tek akım”, kimi zaman sahibine geri dönülmesi olanaksız, ölümcül yanlışlar yaptırır. Bu gerçeklik, biyolojik olduğu kadar da toplumsaldır. Bırakın sınıf mücadelelerinin tarihini, dolu dolu koskoca bir süreci, salt Battal Gazi destanı ve Kara Murat cengaverliği olarak yutturmaya çalışan resmi tarih bile yazar. Yazmak, itiraf etmek zorunda kalır.
Marie Antoinette’nin ünlü sözü, tam olarak dilimize yerleştiği biçimde söylenmemiş ve “Qu’ils mangent de la Brioche” yani “Bırakınız brioche yesinler” anlamında edilmiş olsa da, egemen gücün halka bakışını -ya da küstahlığını diyelim- değiştirmiyor. İnsanlığın tarihi boyunca halkına zulmetmişlerin sonu, taş yürekli tiranlar ve tüm saray/ şatafat bağımlıları için ibretliktir aslında. Ayırdına varılmıyor, kafalara dank etmiyor; en azından şimdilik.
Baltanın nasıl da taşa vurulduğunu -koşulları oluştuğunda- göreceğimiz, bizdeki, doktorlar için edilen “giderlerse gitsinler” sözünde olduğu gibi. Konuyla ilintili bir başka ayrıntıdır ve de çok çarpıcıdır:
Egemen gücün kurulu düzeninde bilgilinin yetkisiz, bilgisizin yetkili olmasının sonucu, ağaçlara sarılarak insanı/ börtü böceği sahiplenenler ‘bölücü’ ve ne acıdır ki, nasıl oluyorsa ‘casusluktan ağırlaştırılmış müebbetlik.’
* * *
O güzel başının içinde taşıdığı beynin düşünme yeteneği olmasa da, dört ayaklı bedenindeki o sımsıcak, insan dostu yüreği yeter de artar. Bu eşsiz yüreğinden olacak, yeşili seven, yaşamı emeği savunan vicdanlı insanları asla yalnız bırakmadı. Onların doğaya ve topluma ilişkin savunduğu ne varsa hepsini sahiplenircesine, “bedeli her ne olursa olsun” dercesine onlarla birlikte yürümeyi, paylaşmayı, dayanışmayı yeğledi.
İstiklal Caddesi’nden Taksim’e, Dolmabahçe’ye, eşit ve özgür bir gelecek için kararlı adımlarla yürüyenler son sözlerini söyleyip dağılana dek, dost benimsediği o insanları terk etmedi. Ta ki, cop ve biber gazı ile tanışıp hükümran barbarlığını, diğer yol arkadaşları, yoldaşları gibi bedeninde, gözlerinde ve ciğerlerinde duyumsayıncaya dek.
Açık Mektup Kolektifi, 07.07.2024, Ulamış-Ekoköy.

30 Haziran 2024 Pazar

TEMMUZ YAZILIR, MADIMAK OKUNUR. ( 1 )



Önümüz Cıvıl Cıvıl Bir Temmuz.

Hala düşünebilen ve unutmayanlarımız için zordur, Madımak yangınını anlatmak, yazmak, anmak... İnsanımızı, kültürümüzü açıkçası kendi geleceğini ateşe veren, aklı tutulmuş o yobaz güruhunu gören insanın nutku tutulur.

1993 yılının 2 Temmuz'unda, Sivas'ta "Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak" diye uluyan zihniyet, yıllardır "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi" adında bir ceberrut sistemle iktidarda.

Bu karanlık dileği, salt Sivas’ta değil, tüm ülke coğrafyası üzerinde yaşayan halklar üzerinde uyguluyor. Dili, dini, cinsi, etnik kimliği her ne olursa olsun, her T.C vatandaşının -yararlanmada- eşit hak sahibi olduğu ülke bütçesinin % 42’sini diyanete ayırıyor. 

Bir ülkenin uygarlığının ve aydınlanmasının üç önemli aydınlatma fişeği olan doktoru, mühendisi ve öğretmeni değersizleştiriyor. Neredeyse, adeta düşmanlaştırıyor. Laik bir ülkede görev yeri cami olan imamı, her yere her insanın karşısına dikiyor. Okula, hastaneye, kışlaya, işyerlerine, resmi protokole, akla gelebilecek yaşamın her alanına. İtiraz eden, onaylamayan dine karşı gelmiş oluyor. Örnekleri uzatmak, bilineni de yinelemek anlamına geliyor.    

*  *  *

Piyasacı kuralsız yönetimin ekonomideki “M.Şimşek” uygulamalarının etkisi ile daha da zor geçecek, mutfakta, sokakta ve alanlarda daha ateşli yaşanacak gibi, bu temmuz ayı. 

Utanmazca “2026’ın sonuna kadar asgari ücrete zam yapılmayacağını” konuşulabiliyorken, aynı yüzsüzlük elektriğe yaptıkları % 38’lik zamla tırmanarak sürüyor. Sevgili ülkemizi yakıp kavuran son yangın haberi de tek adam rejiminden geldi:  Doğalgaza % 25 ZAM !  Beyhude amaçlarının, emekli memur maaşlarına yapılacak zammı belirleyecek altı aylık enflasyon hesaplamasının dışında tutmak olduğunu anlamak/ bilmek için ekonomist olmaya gerek yok. 

Akıl hocaları reisleri, seçilmiş bir devlet başkanının konutunu basıp eşi ile birlikte kaçıran soytarı haydut Trump'ın klavuzluğunda, mutfakta/ ormanda yangın yeri ülkemizde hiçbir karşılığı olmayan "Terörsüz Türkiye" mavalının, aslında bir "Cambaza bak" olduğunu söylemek için de siyaset bilimci olmaya da. . .     

Kabul edilebilirliği olmadığı gibi hiçbir doğruluğu ve inandırıcılığı da olamayan -mazeret bile denemeyecek- aşağıdaki boş sözler, elbette neo liberal politikaları savunan dalkavukların:

“Sıkıntıları biliyoruz, fiyatların durumunu biliyoruz. Ama pahalılığın, enflasyonun bir de ekonomik yönü, çevremizdeki savaşlar, hatta don vurma faktörü var.” (Ne demekse !?)

“Hep sosyal yanına bakmayalım. Aynı gemide olmak fedakarlık ister, bütçede para olsa da versek.” (Bu ara, bütçenin % 42’sinin diyanete ayrıldığını anımsatalım !?)   

“Tek amacımız halkımızı enflasyona ezdirmemek. Emeklimize aşırı zam yapar, asgari ücreti arttırırsak;  enflasyon yine azar, olan yine bu ülkenin insanına olur.” (Bu pişkin yalancılarla karşılaştırıldığında, “Benzin vaa da, biz mi içtik” diyen, çoban Sülü daha açık sözlüymüş!)

Paket yapmakta ve halkımızı paketlemekte pek de becerikliler. Durum böyle olunca, dağ fare doğurur mu?

·        Yeni paketlerinde, adaletsiz oranda vergilendirdikleri ücretlilere, lütuf gibi verdikleri asgari ücretin “vergi dışı tutulmasından” söz edilmiyorsa,

·        Adrese teslim ballı ihalelerle, “kamu-özel ortaklığı”, “yap-devret” arsızlıkları ile semizlenen haydutlardan alınması gereken, “servet vergisi” nin adı geçmiyorsa,

Doğurur…

Malumun tekrarı o ki; kendimizi bildiğimiz bileli  Ülke dar boğazdan geçiyor.”

Mahir ve yoldaşlarının neden öldürüldüğü, onların sözleri/ yazıları bir kez daha merak edilip dikkatle okunduğunda, yalancıların mumlarının neden yatsıya kadar değil de, çeyrek asırdır yandığını anlayabilir. Kesintisiz Devrim II-III yazısında, mealen şöyle yazar Mahir Çayan:

“II. Paylaşım Savaşı’ndan sonra, yeni sömürgeci egemenler arasındaki ilişki ve çelişkiler değişikliğe uğramıştır. Bu nedenle emperyalist/ kapitalist sistem sürekli ve genel bir bunalım içine girmiştir. Devlet erki sayesinde, baskı araçları ve pasifikasyon yöntemleri kullanılarak egemen güçlerle halk kitleleri arasında suni bir denge kurulmuştur. Bu dengeyi bozmak, halk kitlelerini harekete geçirmek bunun için zordur. Suni denge, ancak... .... "   

(Hayalet ayrıntıda, bu 'ancak' sözünün sonrasında gizlidir. Bu hayalet oldu olası, petrolün karasına, doların yeşiline düşkün fincancı katırlarını ürkütmüş, onu savunup sahiplenmenin karşılığı ve bedeli, her zaman, her koşulda mevcut TCK' nın 146/1 maddesi olmuştur.)

Bu günün koşullarına uygulandığında, “Eziyet neden bunca yıldır sürüyor?” sorusuna önemli ve açıklayıcı ipuçları veren Mahir'in araştırma yazısının ilerleyen sayfalarında da yapılan analizin ekonomik/ politik gerekçeleri nedenleri ile birlikte açıklanır. 

*  *  *

Yakın geçmişimizde de zor ve sıcaktı temmuz ayları. Yaşattıkça belleğimizi besleyen, canlı tutan anılarımızı, yine bizleri her yıl dönümünde, her fotoğraf karesi üzerinden uyaracaklar. Tabi ki, uykularımızda pek rahat ve de huzurlu olamayacağız. Takvimler her yıl, günü geldiğinde hep “iki temmuz” yazacak. Biz bunu ‘Madımak’ olarak, otuz üç canımızı yitirdiğimiz gün, kapanmayan yaramız olarak okuyacağız. Ve bu yara bundan böyle de, bizleri güçten düşürmeyen, tam tersine günbegün güçlendiren gizli kanamasını sürdürecek. 

*  *  *

Başka bir “iki temmuz”la güçlenmeye devamla: Bir imece gönüllüsü Nurettin Karabaş.

Sözlü tarihte olsun yazılı tarihte olsun, genellikle barikatlarda çarpışarak düşenlerin adları, anlatıları geçer. Cephe gerisinin bir o kadar riskli ve karmaşık labirentlerinde görev alıp ter döken kahramanları nedense çokça anlatılmaz.

Nurettin ağabey, geri hizmetin isimsiz neferiydi; kırka bölünüp cezaevi dışında kalmış ailelere koşan bir atomkarınca...
Sonrası mı?
Yatan yattı, çıkan çıktı. Kimileri dümeni doğrudan şarampole, kimilerimiz hüzünlü, kederli yalnızlıklara kırdı. Kulaklarına “Yürü ya kulum.” denilerek, yol alanlar da olmadı değil. Nurettin abi, vefasızlığa/ değer bilmezliğe inatla kendisini kahredenlerdendi.

Sıkılan sıkılsın... Demirci Arif Ustanın, pis bir huyu vardır. Paylaşmasa çatlar. Eksiği var, fazlası yok; bu olaya ilişkin sözler Nurettin abinindir:

“Bu adam var ya; nesli kurumuş, su katılmamış bir Sovyet askeri. Bir de, kırmadan kırılmadan esnemeyi öğrenebilse. Lada’yı bu insana ben döve döve verdim. En son sopayı, borcunu ödemek istediğini söylediğinde yedi. Ne derler; alışmış kudurmuştan beterdir. Kaşıntısı tuttuğunda bana gelir. Hayvanlık ben de kalır, iki kadeh içirir gönderirim. Kaşıntı maşıntı kalmaz, CHP genel merkez binasının odalarında kafasına göre takılan Şero gibi, süt dökmüşe döner.”

*  *  *

Gün geldi, zaman eridi.  Sovyet askeri onu hiç yalnız bırakmadı... Tepecik SSK yollarında, İnekçi Osman’a -Bergama-Poyracık- şifa arayışlarında, en son Turgutlu Devlet Hastanesi Dahiliye Servisi’nin nöbetlerinde. Her gözünü açtığında ya başucunda, ya kapısının eşiğinde hazır askerdi.

Nurettin abi, derin uykularına yenik düşmediği saatlerde, sol dirseğine gücü yettiğince inatla yüklenerek, yatağında -asla- sırt üstü yatmamaya, ısrarla pencereden dışarıya bakmaya çalıştı. Onun bu beden dilinden, ancak onu çok iyi tanıyan bir insan anlayabilirdi:  

Beni bu lanet olası yatağa çivileyemeyeceksin! Beni yaşamdan koparamayacaksın!

Yatağında usanmadan inatlaştığı, direndiği elbette ölüm meleği değildi. O, akciğerinin en hassas yerine, kalbe çok yakın bir atardamar üzerine yerleşmiş olan inatçı/ kötü huylu bir tümörle kavga halindeydi. Öyle ya bu kavga da, dışarda verdikleri kavganın bir parçası değil miydi? O, kavgamızı/ sınıf mücadelesini, vefalı ellerinin vefasız ellerimizi bıraktığı son ana dek terk etmedi.

Bilgiyi önemser, bilime ve insan aklına inanırdı. Bunu kanıtlayan komodinin üzerinde,  yanında okuma gözlüğü ile duran tuğla iki kitaptır: Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi. (1923-1950) Yahya S. Tezel. ve Felsefenin Temel İlkeleri. George Politzer.

*  *  *

90’lı yıllarda, içlerinde hatırı sayılır şirketlerin ve tanınmış iş insanlarının bulunduğu iki yüz ticari hesabın muhasebesini tutuyordu. Vicdanının ve Mahir’in sesini dinlemeseydi, kasasını bol sıfırlı çeklerle doldurabilir, (rakı balık-yan gelip) varlık içinde yaşayabilirdi.

Son yıllarında ona yaşatılanlar, yaşadıkları kahırlı bir öykünün özetidir. “Ama... O da çok içiyordu.” denildi de, "Çöküşünde bitişinde karınca kararınca/ naçizane bizim de katkımız oldu.” denilmedi... Doğrusu, denilemedi.

*  *  *

Nurettin abi, siyasi kimliğine, kişiliğine ve konuşma diline uygun olarak, faşizmin haydutluğuna, salyalı yobazın yaktığı ateşe küfredercesine 2 Temmuz 2006 günü, ona pek hayrı dokunmayan ellerimizi bıraktı gitti.

Açık Mektup Kolektifi. 02,Temmuz,1993. Sivas Diyarı.

29 Haziran 2024 Cumartesi

TEMMUZ YAZILIR, MADIMAK OKUNUR. ( 2 )


BİR DAYANIŞMA GÖNÜLLÜSÜ; NURETTİN KARABAŞ

Eylem adımları ile geçilen caddelerde yasal bir kurşunla.  Kapısında “Polis halkın dostudur”, dehlizlerinde “Burada Allah yoktur, Haydar vardır” yazan, sorgu labiretlerinde. Ya da, ‘tutuk evi’ diye belletilen zindanlarda hasbelkader ölmeyip de, kendinizi bir gün Kordon’da, bağrınızı İzmir meltemine açmış durumda bulduğunuzu düşünün.

İnsanın içinde güller açtıran bu duyguyu, Nazım Hikmet “Dışarıya çıkacağız, şapkayı yana yıkacağız” biçiminde yazmış, sevdalıları da bunu, içi ısıtan yüreği titreten özlem olarak okumuştur. Uzun sözün kısası, paçayı karaçalıdan kurtarmaktan farkı olmayan tahliye olmak böyle bir duygu durumu. İşte, yıllar sonra dışarı çıkan devrimcilerin şaşkın ördek örneği, -unuttukları- yeni yaşama tutunmaya çalıştıkları zamanlardı.                                         

Yaşayanlar bilir. İnceden inceye bir yalnızlık/ kimsesizlik duygusunun, yeni dünyasında soluk borusu bulmaya çalışan insanın içine çöreklenmesi, “Haydar”ın tezgahında dönen çarkların, askı ve falaka düzeneklerinin eziyetinden beterdir.  

Bu yüzden, o günlerde yaşamın hayhuyu içinde, çarşıda pazarda birbirleriyle karşılaşan bu arkadaşların, kurtuldukları Gayya kuyusu cezaevleri ile ilgili, ‘o günlerimizi özlerim’ ve ‘arıyorum’ mealinde esprili sohbetlerine tanık olanlar vardır.

İşte o dar günlerin daralan insanlarına yetişen “Hızır”, devletin sopasını tatmış, sendikacılıktan gelen bir muhasebecidir: Nurettin Karabaş.

Sözcüğün tam ve gerçek anlamıyla dayanışma fedaisi, imece gönüllüsü. Elinden tutmadığı, omuz vermediği insan yoktur. Asla çetelesini tutmaz. Kendine özgü bıyık altından muzip gülüşü, “Hadi bakalım bizim oğlan” diye takılması, sevdiği/ nazının geçtiği insanla -bıktırmadan- uğraşması dün gibidir.

Avukatımız, sevgili Gültekin Köktürk Suvarlı ağabeyimizi eşofmanıyla adeta alıkoyup, Lada Samara’sıyla ilgili dosyayı bulmak için Ankara’ya, oradan da Gaziantep’e uçurup F Tipi bir zindandan arkadaşımızı tahliye ettirdiği, ilerleyen günlerde başka insanlarımıza iş kurduğu, hatta kurulu düzenini teslim ettiği, işin acı yanı oranın da sahiplenilmediğinden zarar ettiği bilinen gerçeklerdir. Şöyle de denebilir: Ayakta kalmanın, geçim derdinin girdabına kapılmış birçok insanımızın kendisini kurtarmaya çalıştığı doksanlı yıllarda, o tam da tersini yaptı, çevresini kurtarmaya, çevresindekileri kalkındırmaya çalıştı. Duvarı ören, tuğla üzerine tuğla koyan hep o oldu. Onu Nurettin Karabaş yapan da buydu. Bizler onun için, -kemoterapi şeanslarına götürüp getirmenin dışında- pek fazla bir şey yapamadık. Yakın dostlar, yoldaşlar incinip darılmasın. Bu özeleşti bile, onun için çok, çok azdır.   

*  *  *

Nurettin abi kulağı delik olan eski kulağı kesiklerdendir. Ona en yakın olan bir insanın deyişi ile “İnsan denilen varlığı çözmüş, tam bir hayat adamıdır.” Bir gün, bu arkadaşının tek atımlık barutu ile, elden düşme bir Murat 124 aradığını duyar. Çalıştığı belediye şantiyesine telefon edip Lada’yı ona vereceğini söyler, işyerine gelmesini tembihler. Üç beş gün bekler. Arabayı almaya gelen giden yoktur. Bir akşam vakti, bu arkadaşın evine gider, -içeri girmeden- kapıdan kontak anahtarını eşinin eline tutuşturur ve oraya çağırdığı bir taksiyle evine döner.   

Sıkılan sıkılsın... Demirci Arif Ustanın, pis bir huyu vardır. Paylaşmasa çatlar. Eksiği var, fazlası yok; bu olaya ilişkin sözler Nurettin abinindir:

“Bu adam var ya; nesli kurumuş, su katılmamış bir Sovyet askeri. Bir de, kırmadan kırılmadan esnemeyi öğrenebilse. Lada’yı bu insana ben döve döve verdim. En son sopayı, borcunu ödemek istediğini söylediğinde yedi. Ne derler; alışmış kudurmuştan beterdir. Kaşıntısı tuttuğunda bana gelir. Hayvanlık ben de kalır, iki kadeh içirir gönderirim. Kaşıntı maşıntı kalmaz, CHP genel merkez binasının odalarında kafasına göre takılan Şero gibi, süt dökmüşe döner.”

*  *  *

Gün geldi, zaman eridi.  Sovyet askeri onu hiç yalnız bırakmadı... Tepecik SSK yollarında, İnekçi Osman’a -Bergama-Poyracık- şifa arayışlarında, en son Turgutlu Devlet Hastanesi Dahiliye Servisi’nin nöbetlerinde. Her gözünü açtığında ya başucunda, ya kapısının eşiğinde hazır askerdi.

Nurettin abi, derin uykularına yenik düşmediği saatlerde, sol dirseğine gücü yettiğince inatla yüklenerek, yatağında -asla- sırt üstü yatmamaya, ısrarla pencereden dışarıya bakmaya çalıştı. Onun bu beden dilinden, ancak onu çok iyi tanıyan bir insan anlayabilirdi:  

Beni bu lanet olası yatağa çivileyemeyeceksin! Beni yaşamdan koparamayacaksın!

Yatağında usanmadan inatlaştığı, direndiği elbette ölüm meleği değildi. O, akciğerinin en hassas yerine, kalbe çok yakın bir atardamar üzerine yerleşmiş olan inatçı/ kötü huylu bir tümörle kavga halindeydi. Öyle ya bu kavga da, dışarda verdikleri kavganın bir parçası değil miydi? O, kavgamızı/ sınıf mücadelesini, vefalı ellerinin vefasız ellerimizi bıraktığı son ana dek terk etmedi.

Bilgiyi önemser, bilime ve insan aklına inanırdı. Bunu kanıtlayan komodinin üzerinde,  yanında okuma gözlüğü ile duran tuğla iki kitaptır: Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi. (1923-1950) Yahya S. Tezel. ve Felsefenin Temel İlkeleri. George Politzer.

*  *  *

90’lı yıllarda, içlerinde hatırı sayılır şirketlerin ve tanınmış iş insanlarının bulunduğu iki yüz ticari hesabın muhasebesini tutuyordu. Vicdanının ve Mahir’in sesini dinlemeseydi, kasasını bol sıfırlı çeklerle doldurabilir, (rakı balık-yan gelip) varlık içinde yaşayabilirdi.

Nurettin Karabaş, 2 Temmuz 2006 sabahının gün doğumundan hemen önceki alacakaranlıkta, yıllarca kavgasını verdiği davada gıkı çıkmadan, bir an olsun yakınmadan taşıdığı bayrağı bize emanet edip, hep o bildik kızgın/ küskün/sevimli görünümü ve küfürlü tavrı ile çekti gitti.

Hey gidi, hey Nurettin Abi...

Çalışma gününü altı saate düşüren, Josip Bros Tito" nun memleketi Yugoslavya doğumlu, ey koca göçmen...

Her biten gün, her tükenen dostluk, her çürüyüp kokuşan ilişki seni; usturuplu takılmalarını, geceler boyu sohbetlerini, hesapsız özverilerini, adamı hizaya getiren ağız dolusu küfürlerini, o günlerde çok küçük olan Gül’e Gülçe demeni anımsatıyor.

Açık Mektup Kolektifi. 02.07.2006. Turgutlu. Göçmen Mahalle.


15 Haziran 2024 Cumartesi

O BİR KÖY ENSTİTÜLÜ İDİ. O BİZİM SALİH AMCAMIZDI.

YENİ BİR 15/ 16 HAZİRAN DİRENİŞ BELLEĞİNDE, EMEKLİ ÖĞRETMEN SALİH DUYGULU ANISINA…

 Gecenin oldukça geç, belirsiz ve kararsız bir zifiri saatinde, meraklı komşunun işitmesinden çekinerek kapısını her usulca tıklattığımızda, kapı eşiğinde saatlerdir hiç usanmadan bizleri beklediğini ele verir gibiydi, içeriye buyur edişi. Ardından Çiçek teyzenin, hazırladığı yer yatağını göz ucu ile işaret etmeden önce, “Karnınız aç mı çocuklar?” diye soruşu...

*  *  *

Onca yaşadıklarımız, kimilerine göre “fındık kabuğunu doldurmayan” ve dahi bu güne dek hep sözlü tarihimizde hapsolmaktan unutulmaya yüz tutmuş anılarımız, siyasi tarihimizin kalıcı belleğine yazılmak üzere sabırsızca bekler durur.     

*  *  *

Kenan ve suç ortaklarının 1980 darbesi günlerinde, tutukevi yollarının, nizamiye kapılarının ve tutukevinin önündeki sabahçı kahvesinin gönüllü gediklisidirler. Oğul adına, kız adına, mukavvadan ön kapağı (Mahkuma Yatan) yazılı, neredeyse masa büyüklüğündeki yağlı kara emanet defterine para yatırmalar. Uykusuz gecelerde bayram görüşüne yetiştirilen kazaklar. Atkılar, bereler. Ve beklenen o an geldiğinde, onca şamata ve haki renk kaynaşması içinde uzatıp boyunları, burunda tüten ve kokusu özlenen kuzuları aramalar. Zaman yoktur, doğrusu sınırlıdır. Çift camlardan konuşup anlaşmanın pek olanağı da yoktur. Çokça, sadece bakışılır; buğulu gözler birbirinin içine bakar.  Düdüğün çalması ile bir başka görüş gününe bırakılan umutlar...  

Duvarların önünde bekleşenler üzerlerine düşeni fazlasıyla yapmıştır. Asıl olan içeridekilerin asla yılmayıp direnmesinde ve enseyi karartmamasındadır.

*  *  *

Salih öğretmen… 15-16 Haziran’da işçi tulumu ile akan/ coşan insan selinin nedenini, niçinini anlamaya çalışan yeni yetme öğrencilerinin kafasını açmaya çalışır:

“ İyi dinleyin. Yürümek de, çalışmak gibi üretmek gibi insan aklına ve bedenine yararlı bir eylemdir. Devinim halindeyken kan dolaşımı artar ve düzene girer. Beyne daha çok oksijen gider; beslenen beyin daha iyi, daha sağlıklı düşünür. Düşünen insan doğaya topluma zarar vermez; zararlı olan cahil kişidir. Birlikte yürümek, birlikte yapmak daha da iyi, daha da yararlıdır. Dayanışmayla ve paylaşımla yapılan her iş, topluma, hatta insanlığa verilmiş bir katkı, bir buluş kadar değerlidir. Unutmayın. Her türlü kötülüğün kaynağı cehalettir ve de bu yüzden emek en yüce değerdir, diyoruz. Akıldan ve bilimin ışığından ayrılmayın. Araştırın. Bilgiyi yaşamla sınayın, deneyimlerinizi arkadaşlarınızla paylaşın. Birlikte öğrenmek, birlikte yapmak/ yaşamak, acıyı paylaşmak, eğlenmek bile birlikte çok, çok daha güzeldir. ”

“ Ama öğretmenim. Radyo dedi ki; o yürüyenler önlerine gelen her şeyi yıkıp geçiyorlarmış! Devlet bile tehlikedeymiş!? ”

“ Sizler çocuk musunuz ki, masala inanacaksınız. Siz radyonun her haberine kulak asmayın! Akla bilime uzak olan, insana da uzak olur. Onun uyanmasını istemezler. Radyo (yat borusu) çalıyor. İşçiler uyumuyor ki, yürüyüşe, hak aramaya geçmişler. Bizleri de uyandırmaya, uyarmaya çalışıyorlar. İşçiler (kalk borusu) çalıyor.”       

*  *  *

Salih öğretmenim. Ders verir gibi yaptığın basit ama düşündüren konuşmayı, can kulağı ile dinleyen çocuklardan hiç biri, büyüdüklerinde ne yalana körü körüne biat, ne de zora asla itaat etmediler. Bu durum, bu gerçek, geride bırakıp gittiğin dünyanın iyi yanı. Ne var ki, bu sadece küçük bir kare. Fotoğrafın tümü içler acısı. Anlayacağın; yat borusunu dinleyenler, ona inananlar çoğunlukta. Böyle olunca da, okullar, hastaneler, iş yerleri, tarım, hayvancılık, çarşı pazar, orman mutfak yangın yeri. Sen olsaydın bu biçimde, kısa/ basit, tek tümcede açıklamaz mıydın bunca olup biteni?      

Salih amca, görmedin ki; zengin hiç bu kadar zengin olmamıştı. Merkezi Fransa da olan, bir danışmanlık şirketi Capgemini’nin araştırmasına göre:  An itibari ile, bir milyon dolar likit varlığı olan zengin sayısı yüzde yüzde 5,1 artarak 22,8 milyona yükseldi.

Öğretmenim. Ancak lise yıllarına geldiğimizde Karl Marks’ın piramiti olduğunu öğrendiğimiz, bizlere basitçe anlattığın eşitsizlikler piramiti, orada öylece durup duruyor. Yükselen devasa kuleler, plazalar ve AVM’ler yoksulluğun resmi. Her birinin temel harcında, “en şanlı” giysileri iş tulumları ile bir işçi yatıyor. Çorlu, Roboski, Akbelen, İliç ve diğerleri hala kanayan yaramız.

*  *  *

1980 öncesi Töb-Der, 12 Eylül sonrası Yurtiçi Kargo emekçisi Salih amca. Sen, zaman zaman kornalı protesto konvoyları düzenleyen, yani sıkça “kalk borusu” çalan, bizim cesur yürek motokuryelerimizi de görmedin. Piramitin tepesindeki zenginlik arttıkça, her gün onlardan birisi ölüyor. Ne acı ki; saray sofralarındaki şatafatın ve de istakoz/ hurma çeşitlerinin artması, o henüz on sekizine gelmemiş Erdal Eren'imiz benzeri yiğitlerimizin daha çok ölmesine bağlıymış gibi… 

En son, Bartın’da on yedi yaşındaki motokurye Emircan’ımızı yitirdik.

*  *  *

Köy Enstitülü öğretmen Salih Duygulu, 18 Haziran 2019’da ellerimizi bırakmamış olsaydı; onurlu yaşamı ve dik duruşu kadar emin olunuz ki:

2024 yılının 15-16 Haziran gününde de, “ Kemer sıkma yumruk sık!.. Arkadaşlar. Büyük yürüyüşün yıl dönümünde ve de nihai kurtuluşun yolunu gösteren izinde, kurtuluş yine bizim kendi ellerimizde” derdi.


Açık Mektup Yazı Kurulu’ndan…

15/16 Haziran 1970, Cevizli-Paşabahçe-Kavel-Sungurlar.      

5 Haziran 2024 Çarşamba

6 HAZİRAN 1981... METE, TAMER, ERCAN ve DOĞAN CANLARIMIZ. ( 2 )


6 Haziran 1981. Mete Atilla Ermutlu, Ercan Yurtbilir, Doğan Özzümrüt, Tamer Arda. ( 2 )

Doğan Özzümrüt, Diyarbakır-Melik Ahmet Caddesi, gecenin bir vakti, bir orantısız vahşi çatışmadan çizik almadan sağ kurtulup çıkan, o güne dek hiç tanımadığı yalınayak kaçağa öğrenci evinin kapısını açar. Doğan o günlerde, aynı kentin tıp fakültesinin öğrencisidir.

Mutfak dolabında Amed ekmeği, kara zeytin ve kaçak çaydan başka bir yiyeceği olmayan, alışılmış öğrenci evinin yatağında bir kitap açık durur. Bir Stefan Zwig klasiği…

Doğan akşamın o uğursuz geç saatinde, davetsiz konuğu cehennem firarisini sahiplenmekten, kollarının arasına almaktan oldukça rahat, huzurlu, bir o kadar da mütebessim görünür. Ne var ki düşüncelidir. İnandıkları davanın sıcaklığını duyumsadığı, tanımadığı yoldaşının çıplak ayaklarına baka kalır bir süre. Nereden başlasa, nasıl moral/ güç verse?.. Çok geçmez, tıpkı Stefan’ın dilinden, onun ve eşi Charlotte'nin derdinden konuşmaya başlar:

“ Stefan Zwig, yaşamı boyunca Avrupa halklarının birliğine, dirliğine ve mutluluğuna inanmıştı. Bu umutların üzerine, Birinci Dünya Savaşı’nın, daha doğrusu faşizmim kara bulutları çöker. Yaşamı bundan böyle yine barış yanlısı, ama savaş karşıtlığı ile sürüp gidecektir.

Yüreğinde ve bilincinde iyimserlik olduğundan, dünya halklarının barış içinde birlikte yaşayabileceğine, sınıfsız sömürüsüz sınırsız bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyordu. Öylesine iyimser, bilimden, insanlıktan yanaydı ki; uçağın icadını, barış ve kardeşlik için olumlu bir yenilik, ileri bir adım olarak görüyordu. O, bilimin ve de insanlıktan yana yeniliklerin devrimci atılımıyla, insan aklını öğüten yel değirmenlerinin hükmünün son bulacağına inanan bir Don Kişot’tu…

Hitler faşizminin orduları, Viyana’yı işgal edip öz yurdu Avusturya’yı haritadan sildiğinde vatansız bir insandı. Hani şu haymatlos dediklerinden...

Stefan bırakın kıta Avrupası’nı, tüm dünyanın sınıfsız, sömürüsüz ve de sınırsız olmasına umutlanmışken ortalık yerde vatansız kala kalmıştı. Uğruna ölümleri göze aldığı insanlığın celladına aşık olmasını asla kabul edemiyordu. Bu faciaya seyirci kalmaktansa, eşi Charlotte Altmann ile yaşamına son vermeyi tercih ederler. ”

* * *

Dostuna "Stefan umudu/ Charlotte cesareti" vermek amacıyla yaptığı konuşma son bulmuştur. Doğan alabildiğine ciddileşir ve durgunlaşır. Amacı az sonra güvencesiz bir belirsizliğe gidecek olan yoldaşına umut verebilmek, umudunu tazeleyebilmektir. Kaçağın ayakkabısız yol yürümekte altları erimiş ve ayak bileklerine dek sıvanmış çoraplarına bakarak son sözlerini söyler:

“Paran var mı? Para vereyim desem?! Gideceğin yer para istemez, güç dayanıklılık ister. Sen iyisi mi, benim botlarımı al. Sağlamdır. Ayaklarını korur ve sıcak tutar. Yolun, yolların açık olsun. Umutsuzluk olmasın; sen Stefan’nın en son tercihine takılma… Umudunu da yitirme.”

Amed kentinin soğuk ve güvenliksiz gecesi... Vedalaşırlar. O an, kapı eşiğinde ayaküzeri edilen bir çift sözün gerisinde aklında kalan tek ayrıntı, Doğan’ın bir gözünde olan doğuştan lekenin öne çıkması ve yansıttığı ışıltıdır.

Sarılırlar sımsıcak... Birbirlerinin sırtlarını "Hep yanında olacağım, asla kendini yalnız hissetme!" sıvazlaması yaparlar. O, onca hayhuy ve yangın içinde Stefan okuyan, Stefan umudunu/ Charlotte cesaretini kendisine vermeye çalışan, tıfıl tıp öğrencisinin gözündeki lekeyi öpesi gelir. Ancak; bunu o an, o diken üzeri koşullarda ne söyleyebilir ne de yapabilir.

O günlerde yaşanan sert ve acımasız koşulların, sert çocukları olmak zorundadırlar. Duygusallığın "ne yeri ne de zamanı"dır. Hem üstelik, "duygusallık zayıflık göstermek" değil miydi!? O günlerde gösteremediğimiz, oysa bu duyguyu açığa vurmamız gerekmiş. Hem de ağız dolusu gülmelerle, dolu dolu yaşamamız... Doludizgin günlerde yaşamaya, yaşatmaya fırsat bulamadığımız duygusallıklar bu günlerimize, bu yaşımıza nasipmiş.

Kaçak, kahverengi uzun botların uzun bağcıklarını bağlar ağır ağır... Yanıt vermez, tek söz etmez. Bir teki lekeli, o güzelim, o delikanlı, o cesur yürekli bir çift gözün ne içine ne de ardına bakamadan gecenin karanlığında yiter gider.


Açık Mektup Yazı Kurulu’ndan, 6 Haziran 1981, İstanbul.