13 Aralık 2024 Cuma

OSMAN GÜN' DÜ... O, BİZİM "İNEKÇİ OSMAN" IMIZDI - 2

 


OSMAN GÜN' DÜ... BİZİM "İNEKÇİ OSMAN" IMIZDI.

"Bilinenin yinelenmesi cesur söylemlerimiz ve iddialı sloganlarımız anlamına geliyorsa" dedik ya bir kez. Durum böyle olunca, yazılı/ görsel basında yeterince yazanı/ yorumcusu bulunan, ülkemizin ekonomiden politikaya, çalışma yaşamına ilişkin yerinde analizleri, ciddi yorumları konunun uzmanına bırakıp belleğimizin bekçileri olan, sözlü tarihimizi, vicdanlarımızı canlı tutan yaşananları anımsamayı sürdürelim. Umarız, ortak bir dille yazılmayı bekleyen yazılı tarihimizin ve yazılı belleğimizin temel taşlarını oluştururlar. O mutlu ana dek, şimdilik az da olsa moral bulma, gönlümüzü ferah tutma ve de içimize soğuk sular serpme adına...

Yoksa, yaşanan zamanlar öyle böyle değil, sözcüğün gerçek anlamı ile tam bir karabasan. "Üreticinin zarar etmediği" söylenebilen, neredeyse "Ekmek yoksa pasta" önerilen şu kahrolası düzende, tutuklamalar AKUT'a, ölüm meleği yeni doğan bebeğe, biber gazı "işimi istiyorum, başka bir şey değil" diyen Polonez işçisine ve oy verip seçtiği belediye başkanına sahip çıkan halkım insanına ulaşınca, halkımızın "Ar damarı çatlamak" ve "Gemi azıya almak" gibi, güzel özdeyişlerini anımsıyoruz ister istemez.

* * *

" Önce siz ateş edin mösyö burjuvazi" demişti Karl Marks... Yer ve zaman koşulları değişse de, söylemimiz de eylemimiz de örtüşür ve eş anlamlıdır; para babalarının günahları kadar sevmedikleri sakallı adamla. Şimdi acının hakikatlisini çeken biziz. Başka anavatan yok, hiçbir yere gitmiyor hiçbir yere kaçmıyoruz. Elinizde sayılırız bir bakıma; içerde dışarda. Buyurun, ateş edin! Yarından sonra kimin ağlayacağı, kimin kaçacak fare deliği arayacağı belli olmaz. Hele bir, bizim İnekçi Osman'ın "mengene kerpeten" hareketinin tek çıkar yol, tek kurtuluş seçeneği olduğu bir anlaşılsın! Asla özeleştiri yapmayıp, temelinde sınıf mücadelesinden sıvışmak yatan, "Bu halktan bir şey olmaz" kolaycılığı, çok eski bir "solcu" ve kronik aydın hastalığıdır. Halkın size güvenmesini istiyorsanız, siz de halkınıza güveneceksiniz.

Bu halkın ayranı bir kabarmaya görsün... Bu topraklar, ayak sesleri başkentten duyulan fincancı katırlarını ürkütüp, egemenlerin tatlı uykularını kaçırtan, görkemli diklenmelere de, coşkulu kalkışmalara da tanık olmuştur. Konuyu azıcık karıştıranlar; 15-16 Haziran'ı da, Sungurlar/ Kavel direnişlerini de, Taksim'de 'Yüz Bin Emekçi'yi de, Madenci Yürüyüşü'nü de, daha nicelerini de görecektir. Hani dudak büküp "amele takımından" dedikleri, o "baldırı çıplaklar"... Ebedi tokluğu fethedecek olan ezeli açlar. O muhteşem final hareketini yapmaya karar versinler. Tek Yol Mengene/ Kerpeten desinler bir... Kim yerlerde, bizim Osman'ın cüssesini aratan emekçilerin altında "sekiz çizer" ve de kim olduğu yerde "tespih böceğine döner" hep birlikte görürüz.

* * *

Bizlere, daha dün Narin'in şahsında, 'yenidoğan' servislerinde çektirdikleri acılara benim diyen dayanamasa da... İnsanız ya sonuçta. Sığınacak bir yoldaş sıcaklığı, içimizi ısıtacak bir dost anısı arıyoruz. İkisi de. Dahası da var, ellerimizi erken bırakıp giden arkadaşlarımızda. Osman salt bir örnek, bir sıra neferidir. Ne var ki, anlatılmaya da bilinmeye de değerdir.

Hayvancılığın yanı sıra, gereksinimini ve harçlığını çıkaracak kadar bağ-bahçe işleri ile de uğraşır. Şimdilerde, sevgili oğulları Semih'le Kadir'in yaptığı ölçüde yapmasa da, dikip suladığı fideleri bakar büyütür; evine gelenlerin torbalarını, arabalarının bagajlarını itirazlarını dinlemeksizin tıka basa doldurur. Onun itirazsız paylaşım ısrarı, savunduğu dünya görüşü gereğidir. Yer ve koşullar her ne olursa olsun, adımları aklının ve politik düşüncesinin izinde gider. En darda, en zorda olduğunda dahi vicdanı ile cüzdanı arasına asla sıkışıp kalmaz. Her daim dik duran omurgalı arkadaşlarımızdandır. Eğilip bükülmez, el etek öpmez...

Onun eğilip bükülmezliğinin kökleri lise yıllarına, yani devrimcilerle tanışmasına gider. Yokluktan denmişti ya okuyamamışlığı... Öyle değil elbette. Doğrusu, 'dik duruşundan, okuldaki devrimci arkadaşları ile, her daim birlikte dayanışma içinde oluşundan' olacaktı. Osman arkadaşları ile birlikte, doğruları söyler, savunur. Gerici saldırılara göğüs gerer, yere sağlam basar, sağlam durur. Ne ki, eyleminin de duruşunun da bedelini öder. Diğerleri ile birlikte okuldan atılırlar. Her biri değişik liselerde bitirmek zorunda kalır.

* * *

Osman Gün aklı, inandığı bilim ve siyasi görüşü ile adımları birlikte gitsin ister. Plansızlığa, ilkesizliğe tahammül edemez. Yapılan her iş ve girişilen her üretim planlı programlı, hesaplı kitaplı olmalıdır. Kötü niyetli olmasa da düşülen bir hesap hatasında asla sessiz kalamaz. Yakını da olsa -mahcup olması pahasına- doğruyu söylemekte sakınca görmez. Öylesi anlarda, kısık ve bulanık gözlerinde o ana dek görülmeyen kızgınlık ve itiraz kıvılcımları uçuşur.

İlerleyen yıllarda görme yeteneğini iyiden iyiye yitirir. Göz kapakları kısılır. Değişmeyen ise, sinirlendiğinde o sönen gözlerde öfke ve itiraz şimşeklerinin çakması, birlikte yaşadığımız duygu yoğunluklu anlarda yine sadece bizlerin ayırtına varabildiği, yüreğinin yufkalığını ele veren buğulanmalardır.

O gün bu gün, o onurlu gözlerdeki sorgulamaların, itirazların ve isyan kıvılcımlarının nedeni olan baskın sınıfın egemen anlayışı halen iktidarda.

Hayatında bağ bahçe tozu görmemiş Tarım Uzaktan Bakanı, ülkede zarar eden üretici olmadığını söylüyor. Suça ve adaletsizliğe göz yummayan, düzenin sorumlusu acı reçetelere ortak olmayan hemen herkese çemkiren suç işleri bakanı, suça karşı çıkana, hak-hukuk ve adalet arayana parmak sallıyor. Tehdit ediyor. Açıkladığı enflasyon oranı rakamları, yine bizzat kendilerine bağlı bir kurum olan İŞKUR tarafından yalanlanan TÜİK'e göre "istihdam" artarken, işsizlik oranı da haliyle düşüyor(!)

* * *

Osman Gün, siyasal geleneğine bağlı, dünya görüşüne uygun en ciddi analizleri oturup yazan, doğru siyasal analizler yapanlarımız -bir çoğumuz- gibi ilkeli ve kuralcıydı. Sorunlarımızın karmaşıklaştığı yerde ayağa kalkar, ilkelere uymamızı anımsatıp ve ortaklaştığımız kurallara işaret ederdi.

Bırakın örgütlü bir insan oluşunu, Camiönü Albayrak mahallesinden sıradan bir birey olarak en küçük, kendi deyimi ile üç kuruşluk bir haksızlığa bile tahammülü yoktu. Ola ki, böylesi bir durumda yanıtı, çok sert olabilirdi. Tanıkları yaşıyor; olmuştur da...

* * *

Bu gün, yakın geçmişimizde hiçbir şey olmamış ve hiçbir şey yaşanmamış gibi davrandığımız 2024 Türkiye'sinde yaşıyor olsaydı. Hala muhasebesini yapmamış ve yapamamış, hala geçmişi, hala yapıp ettikleri ile, yanlışları ve eksiklikleri ile yüzleşememiş bizleri "mengene-kerpeten" hareketine uygun görür müydü? En iyimser tahminle sorumlumuzu, sorumsuzumuzu kara tahtaya kaldırıp, sözlü sınava çekerdi. Orası kesin. Ancak, yine de hoşgörüsünü ve iyimserliğini yitirmez, yine o Lada'da olduğu gibi eğlenir, her şeye karşın bizlerle birlikte olmanın tadını çıkarırdı.

* * *,

1990'lardan bu yana, "bebek katili" diye diye, halkımızı şaşırtıp şaşı baktıranlar, bu kara propagandanın bilgi kirliliğinde oy devşirenler, sistemin çürümüşlüğünü ortalığa saçan "Yenidoğan" rezilliğinde, topu malum hastanenin başhekimine atıp, suçu "üç beş kişilik çete" ye havale etmeye çabalıyorlar.

On yıllardır anlatmaya çalıştığımız vahşi kapitalizm, ekonomisinden çalışma yaşamına, eğitimden sağlığa, kokuşmuş pul pul dökülüyor. Ağızlara sakız yapılan "bebek katili", ticarileştirdikleri, kendi deyişleri ile "şirket yönetimi" ne çevirdikleri sağlık sistemleri imiş. Bilinç ve farkındalık durumlarımıza göre davranışlarımızı ve yaşam biçimlerimizi etkileyen ya da belirleyen, emekçi kitlelerle egemen oligarşik yapı arasında kurulmuş suni denge emekten yana bozulmadıkça: Yenidoğan servisinde bebek, madende- inşaatta işçi, Bağlar"da Narin, SEDES'te öğrenci- işçi, evde- sokakta kadın kıyımı sürecek.

* * *

Sevgili dostum, o yumuk gözlerinde eksik olmayan öfke ve heyecan, şefkat ve hoşgörü gülümsemeleri, yaşadığımız şu alaca karanlık günlerimizde de bizlere cesaret veriyor, içimizi açıyor. Hep vardınız. Her daim de oralarda bir yerlerde, yüreklerimizin bir köşesinde, hep var olacaksınız. En sevdiği "Ay Karanlık" şiirini okuyan sevgili Zafer'imizin omuzuna dokunan o dost elinin sıcaklığı ve içtenliği omuzlarımızdan hiç eksik olmayacak. Bilesin.

Sana hoşça kal demeden önce, seninle sembolleşen şu 'mengene' hareketinin hakkını verelim. Sevgili Osman, sen yıllar önce, sözü uzatıp dolandırmadan, kısa yoldan sloganı belirlemişsin. Bizler, o günlerin koşuşturmacası içinde bunun ayırtına varamamışız:

Tek Yol Mengene/ Kerpeten. Bunun başka yolu yok...

Açık Mektup Yazı Kurulu, Turgutlu-Camiönü, 18.12. 2024

OSMAN GÜN' DÜ... O, BİZİM "İNEKÇİ OSMAN" IMIZDI - 1



18 Aralık 2012

OSMAN GÜN' DÜ... BİZİM "İNEKÇİ OSMAN" IMIZDI.

İnsan nasıl olur da kıskanmaz. Öykünmez; gıpta etmez şairi? "Adlarınız geliyor aklıma. Sevdiğim o çiçek adları gibi." Nurettin, Mete Atilla, Kadir, Saner, Sabahat, Doğan, H. Ducan, Mine, Davut, Hatice, Zeki, Bedrettin, Bedir Ali, Tamer, A.Rıza Yerli, İbrahim Levent, Akile, Neşe... Vefalı bellek her daim anımsar, anar: Hoca, Dayı, Patron, Sarı, İşçi, Palu'lu, Alman, Şair, Boyacı, Kıbrıs'lı, Eleman, Kuri, Yumurtacı, İnekçi Osman... Ve daha niceleri. Tıpkı şairin, gıpta ettiği hayranlığını saklayamadığı gibi.

* * *

Şahlanan döviz kuru, kitabı yazılan ekonomi... Dillere pelesenk, kabak tadı veren haberleri dinlemekten, asgari ücret teranelerinden, 'Tek haneli enf.' masallarından bıkmış usanmış durumda burnundan soluyor. Yumuyor gözlerini... Durmaksızın, bir solukta dökülüyor:
"Dışa bağımlılık olgusu, emperyalizmin arka bahçesi olma gerçeği ve geri bıraktırılmışlık değil midir? Sonuç olarak; onca yokluğun, yoksulluğun ve işsizliğin nedeni... Nereden bakarsan bak, hangisini alırsan al iler tutar yanı yok. Değişmiyor! Konu dönüyor dolaşıyor bilinenin tekrarına, ille de adını koyacak olursak, nihai kurtuluşa dek sürgit bir sıcak kavga ve var olan devlet cihazının kırılıp parçalanması, yerine bir ileri devlet biçiminin kurulması anlamına geliyor. Ol nedenle malumu tekrar edip durmaktansa, sen yıllar önce kralın çıplak olduğunu söylemiş güzel insanlarımızdan, onların yarenliklerinden şöyle bir inceden usulca söz et ki, içimiz açılsın. "
Konuya orta yerinden giriş ve de rest çekercesine kestirip atma bir demirci Arif usta klasiği. Öfkesine sual olunmaz. Ne var ki, büyüklerin öğütlerini tutmak, ustaların sözünü dinlemek gelenektendir. Uymak gerek: Osman Gün örneğin. Onun adı sımsıcak sohbetlerin, eğlenceli takılmaların, emek yoğun çalışmanın, yorulmamanın ve yılmamanın adıdır. En çok söylenen adıyla, İnekçi Osman.
Belleğimizin siyah beyaz fotoğraflarından gözlerimizin içine içine bakıp, ağız dolusu gülen gül yüzlü arkadaşlarımızdandır Osman Gün. Bu topraklarda doğmuş, çalışıp üretmeye adanmış yaşamı ile, yine bu toprakların yoksul insanlarındandır. Gönüllü katıldığı yaşam ve mücadele biçiminin sonucu öğrenimini sürdürememiş, doğuştan emekçi celep babası gibi hayvancılıkla geçimini sağlamış, özü bir sözü bir dosdoğru, emek yoğunluklu onurlu bir yaşam sürmüştür.
İlk gençlik yıllarında devrimcilerle tanışmış ve son nefesine dek sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz, eşit ve de adil bir dünyanın mümkün olduğuna olan inancını yitirmemiştir. Elbette inanmakla kalmamış. Elinde ne varsa ve elinden ne geliyorsa devrimcilerle paylaşmış, severek katıldığı sınıf mücadelesi içinde bir kez olsun ikirciklenmemiş, yakınmamış, hayıflanmamıştır.
İlerleyen yaşlarda görme sorunu yaşamış, bu rahatsızlığı son yıllarında kalıcı ve engelleyici olmuştur. Tüm çabalara ve onca girişimlere karşın tedavisi yapılamamıştır. Görme zayıflığına karşın, hepimizden güçlü elleri, kendine özgü yumuşacık bir yüreği, eşine az rastlanır, tadına doyulmaz bir yarenliği vardır. Yufka yüreği ile özenle baktığı ineklerin dilinden anladığı gibi, beklenmedik zararlar yaptıklarında da güçlü kolları ile onları yere yatırarak cezalandırması dilden dile dolaşmış, şakalaşmalarda konu olmuştur.
* * *
İnekçi Osman'ın, kendisine takılarak eğlence olsun diye dalgasını geçmeye çalışanlara uyguladığı "mengene/kerpeten" hareketini bilmeyen, daha doğrusu acı kuvvetini tatmayan, yaşamayan yoktur. Onunla yakın mesafedeyseniz, hoşlanmadığı ve keyfini kaçıran bir sözü edip çamı devirdiyseniz eğer, o an orada çok dikkatli olmanız gerekmektedir. Boş bulunup ensenizi ya da elinizi, eline kaptırdıysanız; vay halinize. Yerlerde sekiz çizip tespih böceğine dönmeniz kesindir.
Onun kerpetenine kısan kişi, zayıf çelimsiz biriyse eğer, birkaç dakika havada bayrak gibi dalgalanması olasıdır. Abartı değildir. Böylesi bir olayın acı çekeni de, bizzat tanıkları da halen hayattadır.
* * *
Bir umut yolculuğu: Poyracık.
Henüz sabahın körü denemez. Günün ışımasına daha var. Gediz Köprüsü'nü pürneşe egzoz patlatarak geçiyoruz. Altımızda 90 model, Rus arabası Lada... Kullanan bilir; sürüş "konforu"(!) kara şanzıman bir BMC kamyonunu aratmaz. Arka koltukta büzülmüş uyumaya çalışan, akşamdan kalma Nurettin Karabaş.
"Yavaş be!" deyip ardından sayıklıyor. Ekliyor hemen: "Motoru koparacaksın."
Ön koltukta oturan Osman keyifle kaykılmış. Gülüyor kıs kıs... İnekçinin en çok zevk aldığı, eğlendiği anlardır; yoldaşları ile olduğu ve onlarla geçirdiği saatler. İşte yine birlikte olmanın zevkini sürüyor, keyfine diyecek yok. En büyük eğlencesi onu celallendirmek, sarhoş halinde sataşmaktır. Fırsatını yakaladı mı kaçırmaz, kaşımasa olmaz:
" Rus yoldaşların arabası bu. Bir yeri kopmaz. Sen kendine bak, koca göçmen. Beğenmiyorsan direksiyona geçersin..." Seslice gülüyor. Sabahın alaca karanlığında akıp giden yolu izlemekte zorlanan yumuk gözlerini ovuşturuyor.
Köprünün hemen sonrası asfaltın ikiye böldüğü Yeniköy. Orayı da alelacele geçiyoruz. Elbette köyün çıkışında trafik polisi çeviriyor: " Ehliyet, ruhsat..?! "
Otomobilin içini inceleyen kuşkucu dik bakışlar. Arka koltuktakine alaycı bir gülüş: " Meskun mahalden hangi hızla geçileceğini öğrenemediniz mi?! " Sertleşiyor giderek: " Hadi arkadaki körkütük sızmış uyuyor, anladık. Sen, öndeki..." Adeta heceleyerek: " Kör- mü- sün? ", " Km. saatine bakmıyor musun? Görmüyor musun? Niye uyarmıyorsun? "
Ve ceza...
Gözlerimi yoldan ayırmadan, alaylı biçimde gülme ve makara sırası bu kez bende: "Ulen İnekçi, memur nereden bildi? Nasıl anladı dersin?"
Belli ki, o an söyleyecek söz bulamıyor. Yutkunuyor, sinirli. "İnince görürsün sen!" imasıyla, eliyle o bildik ve o kaçınılmaz acı sonun habercisi "mengene/ kerpeten" işaretini yapıyor.
* * *
İnekçi Osman'ın günbegün sönen/ körelen gözlerini göstermek için kim bilir kaç kezdir, Kınık-Poyracık köyüne yana yıkıla araba sürüşümüz. Ne doktorlar baktı o güzelim dost gözlere. Çekilen filmler, yapılan görme testleri... Kesin olan raporu en son üniversite hastanesi vermişti: " Beyine giden göz sinir sistemi eks olduğundan kalıcı ve nihai tedavisi olanaksızdır."
Osman bu! "Siz de doktor musunuz be" alaycılığı ile asla oralı olmadı. Umut bu ya! Poyracık köyündeki lokman hekim Hasan hoca'yı duymuş eşinden. Zuhal, Osman'ın eşi. Poyracık komşularından, Soma-Süleymanlı'dan. Biz bıkmadık o yolları aşındırmaktan, Lokman hekim kesin bıkmıştır aynı otu vermekten. Umut bu. Daha ne şakalara, ne yarenliklere bahane oldu o umut yolu. Ne bizim İnekçi usandı takılıp onunla uğraşmalarımızdan, ne Nurettin ağabey... Ne o, Rus arabası bıktı kahrımızı çekmekten.
İnekçi Osman yıllar sonra -ölümüne yakın- itiraf edecekti, öldü sanılan gözlerinin ıslandığı akşamın bir vaktinde. Sabahın kör saatinde düşülen Poyracık yollarında derdinin sönmekte olan gözleri olmadığını... Canından çok sevdiği dostları ile birlikte olmasının, yani bizlerle birlikte zaman geçirmesinin en büyük ve en son mutluluğu olduğunu.
* * *
Güzel dostum! Yürekli dostlar! İnanın, umut edin. Biz, yeniden bir araya gelmesini biliriz. Ağız dolusu gülmesini de. Öğrenci evlerinde "İdi Amin" renginde sabahın ilk ışıklarına dek, yine demlik demlik çaylar içeriz. "Gündüz insan, gece hırt." hallerimizle, tekinsiz afişleme, yazılama eylemlerinden yakamızı yine sıyırır geliriz. Yine buluşup sarılır, o tadına doyum olmaz sohbetlere dalarız. Ay karanlık. Ay karanlık! Zafer'imiz gibi aykırı şiirler okur, dağlara vurur firari türküler söyleriz: "Eğilmez başın gibi dağlar bulutlu efem. ", "Ah bir ataş ver gavur sinem ko yansın.", "Kalenin dibinde taş ben olaydım. Gelene gidene yoldaş olaydım."

Açık Mektup Yazı Kurulu. Kınık-Poyracık. 16.12.2024

23 Eylül 2024 Pazartesi

BEYLERBEYİ KÜKREDİ: SÜKUNET BRE!

 


SESSİZ OLALIM!.. ÖYLE Mİ?.. (1)

Geçenlerde, iyimser bakıldığında ‘sesinizi kesin, gürültü yapmayın’ olarak anlaşılabilecek, aslında açıkça tehdit/ gözdağı içeren bir uyarı asker üniformalı bir kişiden gelmişti. ‘Sabrımızı taşırmayın, susun ve oturun oturduğunuz yerde’ büyüklenmesi ile celalleniyor, sindirmek istiyordu.

Hedef alınıp bastırılmak istenen, ekmeğini yerin yedi kat dibinden kazanan, buna karşın itilip kakılan emekçinin uğradığı haksızlıklara karşı kabaran haklı öfkesi idi. Kaçınılmazdır, beklemediği yanıtı da alacaktı. Dayatılan vahşi uygulamalara isyan edip coşmuş oradaki işçiler adına bir gözü pek emekçi, -en küçük kuşku yok- haklılığının verdiği cesaretle, önlerine asker barikatını dikmiş komutana olanca sesi, mangal yüreği ile açıkça meydan okumuştu:  

“Devletin gücünü bizde deneyeceksin!.. Öyle mi alay komutanı?! Biz buradayız. Sizden asla korkmuyoruz. “  

O kadar...

Gemileri yakan bu çıkışa eklenebilecek söylenebilecek tek bir sözcük yoktur. Olamaz da. Şimdilerin ana muhalefetinin de Türkiye Solunun da, kırması gereken kararsızlık, politikasızlık ve de aşması gereken eşik budur. Ortak akılla üretilmiş, uzun erimli politik ilkelerle alana çıkmak ve o alay komutanına diklenen, canı yanmış işçi gibi ses vermek, karşı durmak.

Bu haklı çıkışta ‘Öyle yağma yok. Yat, kalk, alçak sürün! Bundan böyle susmak da boyun eğmek de yok’ diklenişi olduğunu, her olayda olduğu gibi anlayan da oldu anlamayan da. O, özgür ruhlu emekçinin bu yanıtı nerelere, kimlere kadar gitti, bilinmez. Birileri not etti mi? Ne ki, nerede ezilen horlanan varsa, o insana gittiği ve Edirne’deki halka ulaştığı kesin.

* * *

Bu kez, ‘Kes sesini, şamata yapma’ komutunun benzeri uyarı, siyasal iktidarın bir başka önemli aparatı, elinden Osmanlı kılıcı eksik olmayan ruhani cepheden geldi. Hani şu, yıllık bütçesi kırk üç üniversitenin toplam bütçesini sollayıp geçen diyanet...

Parmak sallanan, yediğimizi/ içtiğimizi/ giydiğimizi üreten ve de getirip tüketin deyi önümüze koyan yine aynı sınıf kardeşleriydi. Paraya, haksız kazanca, iş cinayetlerinde kana doymayan sermayenin, sendikaya üye oldukları için işten çıkardığı ve iki aydır polis müdahalesine karşın haklı eylemlerini Çatalca Kaymakamlığı önünde sürdüren Polonez işçileri.

Onca polis, kaymakam müdahaleleri yetmezmiş gibi, yine vergilerimizle maaşını ödediğimiz bir devlet memuru olan müftü efendi hakları için bir olup ses veren işçilere, “Böyle hak aranmaz. Sessiz olun. İnsanlar rahatsız oluyor.” buyurdu.

Egemenler, ezeli açlığın adaletsiz ve zalim çarklarını kırıp ebedi tokluğu fethedecek olan ve çalışıp şu dünyanın üretimini yapan/ yaratan amele sınıfına ve dahi onların savunucularına/ öncülerine hep bildik nakaratı yinelemişlerdir:  “Hak, akıl, bilim... Haşa... Ses etmeyin. Dua edin, itaat edin.”

* * *

Klişe bir sözdür; derin düşünmenin kısa ve yalın anlatımıdır: 

'Sadece söylediklerimizden değil sustuklarımızdan da sorumluyuz.’

.  .  .

“Düzmece mahkemenize söyleyecek tek sözüm yok. Bizler Nazi işgaline direnerek, işçi sınıfına ve halka olan sorumluluğumuzu yerine getirdik. Abartılacak bir durum yok. Asla pişman değilim. Bana ve yoldaşlarıma dilediğinizi yapabilirsiniz.”

Kukla mahkemenin duvarlarında çınlayan sözler, ‘sabotaj’ ve ‘suikast’ suçlamasıyla, bir partizan hücresi ile birlikte yakalanmış Manukyan’a aittir. Sonra oradaki komediyi utangaç/ suskun bakışlarla, kahredici bir suskunluk içinde izleyen salondaki Fransızlara döner. Çarpıcıdır ki; konuşmasının sonu, bizim Nazım’ın “Akrep gibisin kardeşim” sözünü çağrıştıracaktır.   

“Sizler, suskunluğunuzda ezilen sizler. Bu gün sustuklarınızdan, yarın önce halkınıza ve tüm insanlığa sorumlu olacaksınız. Sizler Fransızsınız. Biz partizanlar, Fransa için ve diğer halkların kurtuluşu için savaştık. Siz zavallılar, vicdanınızı ve öz vatanınızı düşmana sattınız. Burada oturup bunca saçmalığı suspus izleyen sizler, Fransız uyruğunu miras aldınız. Bizlerse bu uyruğu, bu onuru hak ettik.” (x)

* * * 

Asla susmamış, söylediklerinden ve yaptıklarından ötürü halkına en küçük bir sorumluluğu olmayan, dosta da düşmana da söyleyeceğini söylemiş, ‘hain’ ve ‘bölücü’ damgası yemiş devrimcilerin kalıcı, derin izleri bizim topraklarımızda da vardır. Silinmesi ve silinebilmesi olası değildir.

Yüreklerimize dokunan şiirler okuyan, mitinglerde coşkulu söylevlerde “Biz buyuz, buradayız” diyen Enver Karagöz... Artvinli, Karadeniz’li bir Laz uşağı. ‘Sen misin coşkulu şiirler okuyan ve ateşli söylevlerin ustası!?’ denilerek, bir daha halkına şiirler okumaması ve devrimci söylemlerde bulunmaması için boğazına kezzap dökülen, şu bizim Laz uşağı Enver... Devrimci Öğretmen... (xx)

Onun sesi halkımın sesi; onunla birlikte ülkemizin sesi yakılmıştır. 

* * * 

Çağlar boyunca egemenin çaldığı yat borusunun en önemli nağmesi ‘Ses etmeyin, uslu olun’ dur. Bu bildik nakarat, duruma göre bazen buyurgan bazen de yumuşaktır, dokunaklıdır. Çatalca müftüsünün 'Hastalar var, insanlar rahatsız oluyor' ağlak halindeki gibi. Pek de düşünceliymiş, nasıl da duyarlıymış! Hastaları da düşünürmüş!.. 

Çürümüş rejimin bunca rezil gündeminde, ders veren güzel gelişmeler de oluyor:

* Güncel deyimle el yükseltip, ses veren Polonez işçisi, geçenlerde muhatap oldukları sermaye uşağına "Pes" dedirtip, kazandı.

* Grev çadırları çoğalıyor. İstanbul Tuzla'da Tarkett Zemin Kaplaması fabrikasında, sendika işçinin baskısı ile "Bize ekmek yoksa, size de huzur yok" diyerek, köprüleri atıyor.

* Yine Hadımköy'de Ak Plastik işçileri, "Açlıktan ölmeyiz, biz bu yoldan dönmeyiz" deyip, gemileri yakıyor.

* Hastane koridorlarında "Sus" işareti yapan hemşire fotoğrafının, -yıllar var- çok kötü bir taklitçiliğini yapan Türk-İş ağası Atalay için, son Ankara mitinginden bu yana "İstifa" sloganları giderek yayılıp, yükseliyor.

* Yalınayak başkente varan, orada oturup günlerce baretini yere vurup, sesini sesini sağır sultana kadar duyuran Soma-Fernas işçisi, sonunda kapıkulu Batman vekiline dersini verip haklarını aldı.

Demek ki neymiş? Uslu ve suspus olmanın, kuzu gibi davranmanın bir yararı olmuyormuş!  "Hak verilmez, alınır" mış!  Gürültü yapmak, yaramaz çocuk olmak ve de kafalardaki zincirleri kırmak, istenilen/ulaşılmak istenen sonucu veriyormuş! 

Açık Mektup Yazı Kurulu, 24.09.2024, Bağlar-Diyarbakır

 --------------------------------------------------------------------------

(x) Tamamı için bak: Paris Pantheon Anıt Mezarında İlk Kez Bir Komünist: Misak Manukyan. Açık Mektup

(xx) Tamamı için bak: Sesi Yakılan Ülke. Açık Mektup

3 Ağustos 2024 Cumartesi

YOLUMUZU GÖSTEREN AYDINLATMA FİŞEĞİMİZ OLDU - 3

POTEMKİN ZIRHLISI GERÇEĞİNDEN POTEMKİN KÖYÜ MASALINA.

Nurettin Hoca’nın, bundan önceki bölümde dillendirdiğimiz görüşlerinden de anlaşılacağı üzere; anlatılmak istenen petrol ve savaş ağalarının Nato'nun 75. yılı zirvesinde, yıkıldığını ve artık tutmadığını itiraf edemediği Potemkin Köyü yalan ve aldatmacasının utangaçça ancak ısrarla sürdürülmesiydi.

*  *  *

1970’lerde bizlere, Potemkin Zırhlısı baş kaldırısının Rus Devrimi’nin işaret fişeği olduğunu anlatan Nurettin, 2024 yılında mezar başlarında duygusal konuşmalar yapmanın ve sözler vermenin ötesinde, zırhlı gerçeğinin nasıl Potemkin Köyü masalına dönüştürüldüğü konusunda bizleri uyarma noktasında olurdu.

Aramızda olsaydı, daha nice masalın NATO zirvesindeki güncellenmiş biçimlerini, belki de Fatih Kıyman’ın Middle East Eye çevirisi üzerinden öğrenmemiş olacaktık.

*  *  *

Popüler kültür sözcülerinin, yıllardır ‘Batılı Demokrasiler’ olarak lanse ettiği ülkeler, K. Marks’ın “Egemenliğinden sonra, demokrasi bayrağını geminin bordasından aşağı atmıştır” dediği burjuvazinin torunlarının eseridir. İşte bu demokrasiler ki, dayattıkları kurulu sistemlerinin en önemli ayağını, bilgiyi ve geçeği yönlendirme oluşturur. Kabaca, seçme, ekleme ve çıkarma yöntemi ile var olan bilgiyi -kendi çıkarları uğruna- değiştirirler. Sonuç, elbette düpedüz bir bilgi kirliliğidir. Hiçbir yalanın ve kandırmacanın yaşamın içinde bir karşılığı olmadığından, an gelir, “manipülasyon” demeyi pek sevdikleri göz bağı da çözülür.

Demokrasi havarisi rollerinde, (Yeni Dünya Düzeni) olarak allayıp pulladıkları palavranın, aslında (Yeni Tip Sömürgecilik) olduğunun anlaşılması pek de uzun bir zaman almadı. 

Beyaz Adam’ın taşa vurduğu baltaların haddi hesabı yoktur. Soykırım uygularcasına katlettikleri, bakir Amerika’nın yerli halklarına neler yaptıklarını, çocuk yaşlarda “Teksas/ Tommiks” kitapçıklarından bile okumadık mı?  Sonra utanmadan sıkılmadan, kanlarını döktükleri ve canlarını aldıkları yerli insanının, bir zaman duymaktan nefret ettikleri Cherokee adını, güç ve dayanıklılık simgesi olarak “4x4 Jeep” lerine vermediler mi?       

Daha ortaokul yıllarında, kitap aralarında kem gözlerden sakladığımız Guevara resimleri, bu gün lionslu hanımefendilerin tişörtlerini ve kahve fincanlarını süslemiyor mu?

*  *  *

An itibari ile, “Yeni Yalan Düzeni”nin yalan rüzgarları sürüyor. Kendi dünyalarında kurdukları Potemkin Köyü yanılsamasını, kafamızda da inşa etmeye çalışıyorlar. (Bilindiği üzere bu alışılmış benzetme, gerçeği gizlemek, olup biteni örtbas etmek için sıkça uydurulan yalanlara dikkat çekmek için kullanılır.)  Bir masal çökerken, hemen yeni bir renkli öykü yazma telaşı da, emperyalist kara propagandanın kendine özgü tipik bir örneği olsa gerek. ABD başkanlığı yarışındaki Joe Biden/ Donald Trump arasındaki göstermelik kayıkçı kavgası ve bu polemikten bir kahraman yaratma senaryosu çok açık...  

Avro Bölgesinin ağalarının da görünüşü kurtarmak, durumu toparlamak derdinde olduğu,  -önce- Avrupa Parlamentosu seçiminin üyelerindeki hoşnutsuzluğu açığa vuran sonucundan ve buna karşın, tepeden atama yapılmasından anlaşılıyor. Ayrıca, katılımın %60’larda olduğu belirtilen, İngiltere ulusal seçimlerinde de, İşçi Partisi’nin görece başarısının “İşçi sınıfının başarısı” olarak yansıtılması, bir başka “cambaza bak” örneği... 

Yalan rüzgarının şiddetle estiği, bir de Orta Doğu coğrafyası var ki, baş rolünde de, onca zulme ve kırıma karşın, hala “meşru müdafa” yalanına sarılan İsrail var. (Sorun, başka yazının konusu olarak uzayıp gidebilir.)

*  *  *

'26/27 Temmuz 78' sıcaklığını korurken, Nurettin Hoca'nın gülen gözlerinin içine bakarak, belleğimizin diğer sayfalarındaki fotoğraflara takılıyoruz... 

Her zaman her koşulda hayıflandığımız sorundur ki, henüz yazılı bir tarihe, belgesel bir bütünlüğe kavuşturulamamış yakın tarihimiz, içbükey ayna gibi... Azıcık ilgilendiğinizde sizi içine alıveriyor. Konu konuya geçiyor, ağırbaşlı suskun portreler birbirini izliyor. Her birinin gözünde ortak anlatım: Naparsınız be? Hala, mermer taşlara söz verir durur musunuz?  Her konu, her anı, her portre birbirinin izdüşümü, birbirinin devamı, tamamlayıcısı... Gürateş'leri Bedo'nun sureti izliyor. Bedo'yu M.Atilla, Tamer, Doğan, Davut Günay, Bedir Ali, H. Ducan, Ali Rıza, Sabahat, Didar abla ve Akile ananın portreleri...

Belleğimiz, iç içe geçmiş yüzlerce görüntünün, yaşanmışlığın, deneyimin akıp gittiği sonsuz gibi görünen bir kaynak. Ne ki, sonu yok mu? Var. Virüsü de, sözlü tarihin kasaba efsaneleri ve unutkanlık.  

Açık Mektup Kolektifi. 26 Temmuz 1978. Adana-Kuruköprü.



Not: ABD, AB, İngiltere, İsrail örneklerindeki kaynak bilgi, Fatih Kıyman, Middle East Eye.




21 Temmuz 2024 Pazar

SON MAYIS ŞAFAĞINDA ŞANTİYE ÇAYCISINI ANMAK.

 


SON MAYIS ŞAFAĞINDA. SİNAN, ALPASLAN ve KADİR.
ŞANTİYE EMEKTARINI ANMANIN YERİ ve ZAMANIDIR.
Kadim dostu demirci Arif usta, gecenin bir vakti usulca süzülürken hastane odasına, şantiye emeklisi çaycı Mehmet ve biricik eşi Cennet hanım derin ve bitimsiz uykulardadır. Aynı sessizlikle sokulur baş ucuna sınıf kardeşinin. Kaba ellerinin sıcak avuçlarını bırakır dostunun apak alnına... Sever okşar usul usul, belli etmeden uyandırmaktan korkup.
Ne var ki, açar hemen gözlerini Mehmet. Belli ki işkillenmiştir. Demirci ustasının gülen gözlerini görünce annacında, sarı beniz hasta yüzünde beyaz güller açar anında. Apansız uyanmıştır. Hastalığına yenilmiş de hazırlıksız yakalanmış gibi görünmekten korktuğundan ağız dolusu gülümser. Çocukluğundan bu yana oldu olası yılandan korkmamıştır, yenik, umarsız ve de zayıf sanılmaktan korktuğu kadar.
“Hani öyle bir eğreti ve diken üstü yatışın var ki.?” der usta, tıpkı tavşan uykusu. Bir kurtulsan şu serum hortumlarından, yekinip yine insanlara örgütlülüğün ve mücadele etmenin ne denli gerekli olduğunu anlatacak, kaç yobazı -senin deyişinle- kaş (taş kafalı’yı) ikna edecek ve yine ne yeni üyeler kazandıracaksın kim bilir sendikaya…”
Hiçbir şey demiyor. Diyemiyor. Belli ki konuşmaya gücü yok. Sadece o bildik mahcup gülümsemesiyle yanıt veriyor ustanın takılmasına.
* * *
Usta çömeliyor iyice baş ucuna. Gün ışıyor ağırdan Konya semalarında. Üniversite hastanesi şimdiden hareketli… Hastaları can, öğrencileri tez, vize derdinde. Hemşireler dolaşıyor, doktorların aralarında konuşmaları filan.
İlerleyen bir saatte yorgun, belirsiz bir parmak işareti ile “yaklaş” diyor, kulağına fısıltılı. Son gücünü anlatmak istediği konuya harcamak ister gibi konuşuyor:
“ Çocuktum; ortaokul bir ya da iki. Akşehir. Nasrettin Hoca gömütlüğü. Her cenazeden farklı bir hareketlilik, farklı ağlaşmalar filan olurdu. O günkü cenaze topluluğunda, o güne dek görmediğim, değişik ağır bir hava, bir suskunluk vardı. Saçlı sakallı, boylu poslu, parkalı ciddi ağabeyler. Koca yakalı, İspanyol paçalı ablalar… Dev-Genç’ lilermiş. Şairin “Akrep gibisin kardeşim” dediği ahalinin "anarşist" bilip sakındığı, '12 Mart 1971’ in yat borusu gazetelerinin “Şaki” ve de “Şehir eşkıyası” diye tanıttığı insanlar imiş oradakiler.
“ Kadir Manga adını benden önce duymuş, benden çok önce bilmişsindir. Çocuktum. Okul saatleri dışında, küçük testimle mezarlara su döker; bahşiş alırdım. O törende de aynı işe yeltendim. Ciddi ve sert abiler, ablalar salt başımı okşadılar. O kadar. Bu da bana yetmişti. Çocuktum, yine de anlayabiliyordum. Onca acılarına karşın, sevecen sıcak bakışları, insanın ruhuna ve gönlüne dokunuşları vardı. Ne var ki, o an orada içimin niye ısındığını, ışıdığını anlayamamıştım. Bir de. Mezarlıkta hiç polis, asker görmemiştim o güne dek. Orada çoktular, ağabeylerden ablalardan çok fazlaydılar. Şaşkınlığım, bakakalmışlığım biraz da bu yüzdendi.
“ Mahalleden bir ağabey vardı; boya badana işleri filan yapardı. O saatte, o da işten geliyormuş. (Hadi defol buradan, sana bir fenalık yaparlar, kaçırırlar filan…) diyerek, kulaklarımı çekti. Büktü de büktü, canımı yaktı. Ben eve koştum gittim. Sessiz kalabalık benden sonra dağılıp gitmiş.
“ Evde anama -boyacı abiyi şikayet etmeden- dedim ki: (Okulu bitireyim, artık okumayacağım. Ben boyacı olacağım, hem de iyi kalpli bir boyacı. İnsanların canını yakmayan... Gülen insanların içini ısıtmak, içini açmak için onlara hizmet edeceğim.) Şimdi düşünüyorum da... Kadın beni pek öyle ciddiye almadı; ne de olsa konuşan bir çocuktu. Hele hele köylük yerde, yani bizim oralarda ‘çocuk kısmının ne dediği pek ciddiye alınmazdı.
“ Yıllar sonra belleğimdeki o derin ve insanın yüreğine dokunan izin yaşamımı değiştireceğini ve dünya görüşümü belirleyeceğini nereden bilebilirdim?
" Biliyorsun işte sonrasını. İzmir. Tariş süreci, 1979'daki Tariş grevleri, Gültepe-Toros-Çiğli direnişleri, barikatları filan. 80 sonlarında Belediye şantiyesi, boya atölyesi. En güzeli de seninle tanışmamız.
“ İlerleyen yıllarda… Dervişin (Maslahatı alemin, dört şeye olmuş bina. Ben yiyeyim sen yeme, ben iyiyim sen fena.) deyişinin sırrına erdiğim yıllarda yani. Elbette, her fırsatta Kadir Manga’nın baş ucuna gitmiş, hiç tanımadığım o meçhul insanı ve de başımı okşayan ablalarımı anmışımdır."
Sonra dalar gider yattığı yerde. Belli ki yorgun düşmüştür.
* * *
Mehmet yatağında zorlukla doğruluyor. Demirci ustası sarılıyor sıcacık. Ayrılık vaktidir. Kucaklaşma zaman alıyor. Tıpkı o an ve o mezarlıktaki gibi derin bir suskunluk, bir ağırbaşlılık. Eşi onları izliyor. Kızı, Güldeniz her zaman olduğu gibi sıra dışılığı anlamaya, ayrıntılarını kaçırmamaya çalışıyor. Bir süre birbirlerinin sırtlarını avuç içleriyle patpatlıyorlar. Güldeniz, bu beden dilinin (Asla yalnız değilsin. Yılmak yok. Bu hastane koğuşu da, kavgamızın bir devamıdır) demek olduğunu anlamıyor. Merakla izliyor.
Demirci ustası, koğuş çıkışında adımlarını hızlandırırken, ilk kez ne onun gözlerinin içine ne de arkasına bakabiliyor.
* * *
İzmir Otogarına indiği sabahın bir kör vaktinde, Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde, şantiye yorgunu bir umarsız hasta, kurulu vahşi sistemi protesto edercesine gözlerini bir daha açmamacasına yumar. Kahrolası yaşamın son saniyelerinde duyumsadığı, Arif Usta’nın elinin alnındaki sıcaklığı ve o mezarlıktaki atkuyruğu saçlı ablanın çocuk başını okşamasıdır.
* * *
Mehmet Yıldız, çaycı olmazdan önce, boya atölyesinin emekçisiydi. Uzun yıllar tabanca boya attı, onca kimyasalı soludu. Şimdilerde olduğu gibi, yine “İşçi sağlığı”nın değerinin bilinmediği, kuralının belletilmediği yıllardı. Tanısı çok geç konmuş kanser illeti nedeniyle gırtlağını deldirtip, ancak işaret parmağı ile basılınca faaliyete geçen bir konuşma cihazına bağımlı kalınca çay ocağına alınmıştı.
* * *
İlerleyen günlerde, şantiyede bir sıcak çay molası... Hanidir bir eşref saatini kollamışım... Kaçırır mıyım? Yazımızın bam teli olacak sorusunu soruyorum:
“Ustam cenazesine yetişemedik, toprağını öpemedik, helalleşemedik. Helal hoş olsun da... Okul yüzü görmemiş ve bir başına Ilgın’dan İzmir’e çıkıp gelmiş bir bozkır çocuğunun bizim onca kitap okuyarak öğrendiklerimizi biliyor olması, sözümüzü/ derdimizi canı gönülden, doğaçlama dillendirmesi, kaç insana nasip olmuş, kaç insan için ömür boyu övüneceği bir ödül olmuştur? ”
Arif Usta gayrı fazla uzatmadan sözü, kısa ve öz :
“Mehmet karındaşım, yaşamdan öğrendiğini yaşamda sınamış, okulsuz kitapsız bilmiştir. Bakmakla kalmaz görür, kavrar, sorar, inceler. Gönlü zengin, aklı işleyen arif bir insandır. (Tezgahlarda eğilirim, başka hiçbir yerde, hiçbir zaman eğilmem) sözünü her fırsatta yineledi durdu. İşbu kelamı yaşamının değişmez değeri ve de dünya görüşünün kuralı bildi. Öyle yaşadı, öyle de gitti. Gidenlere selam, dostlara ders, düşmana dert olsun.”
* * *
Açık Mektup Yazı Kurulu’ndan. 31.05.2024. Ilgın-KONYA

20 Temmuz 2024 Cumartesi

TEMMUZ SICAĞININ BİLE YOK EDEMEDİĞİ KUTUP YILDIZIMIZDI - 2

 


TEMMUZ SICAĞININ BİLE YOK EDEMEDİĞİ KUTUP YILDIZIMIZDI. (2)

İnsanların yakıldığı, yaşamın hemen her alanın da yangınların bacaları sardığı bu sancılı topraklarda,  bu temmuzda da yine Nurettin Hoca’yı anıyoruz.

Duyarlıyız ve son derece özenliyiz; içini boşaltıp bir güzellemenin parlak dizelerine ya da alışılmış/ sıradan bir kasaba destanına sıkıştırmadan, sınıfsal duruşuna vurgu yaparak politikleşmiş savaş tercihini ve bu yöneliminde belirleyici olan görüşlerini, yorumlarını anımsatıyoruz. Kendi siyasal hareketi içinde kilometre taşı ve kutup yıldızı olmuş her devrimci için böyle yapılmalı zaten. Yoksa anmaları rutin bir mezarlık ziyaretinde, mermer taşın başında yinelenen klişe sözlerle daralttığımızda, o gün orada olup biten toplu bir buluşmadan, ayaküzeri yapılmış bir görüşmeden öte bir anlam taşımıyor.

Yılda bir güne sığdırılan o birkaç saatte bile, “Katledilen bir devrimcinin toprağa verildiği gün, yüzleri belki de binleri bulan heyecanlı, bir o kadar da öfkeli insanlar nasıl oluyor da 2024 yılının temmuzunda parmakla sayılır olur?” sorusu bir türlü sorulmuyor. Geriye sadece, çuvaldızın zayıf bölgeden uzak tutulması ve devrimci önderin “Kitlelerle oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştur” çözümlemesinin, mevcut durum açıklamasına bir neden, bir dayanak, bazı özel durumlarda da “bahane” olması kalıyor.  

*  *  *

Nurettin, 2024 temmuzunda yaşıyor olsaydı;  geçenlerde Washington’da yapılan Nato’nun 75. zirvesinde nasıl kara bulutların kümelendiğini ve sonuç bildirgesinden yükselen savaş naralarını, bizlerden önce görür ve duyardı. Yaptığı yorumlarla dikkatimizi emperyalizmin yeni yüzüne, ancak hiç değişmeyen işgalci/ barbar karakterine çeker, gelişen yeni ilişki ve çelişkilerin küreselliğine yoğunlaşmamızı isterdi.

Nurettin gözü, Gürateş sözüyle, -tabi ki, doğada/ toplumda değişmeyen tek şey değişimin kendisidir- ilkesi ışığında, son durum açıklaması şöyle olurdu:

“ 75. yılındaki, emperyalist savaş örgütü Nato’nun sonuç bildirgesinde, bir arada kardeşçe, barış ve güven içinde yaşamanın, yaşayabilmenin ilk harfleri bile geçmiyor. Tersine saldırgan, çok açık söylemlerle tehditlerini giderek arttıran kışkırtıcı bir dil var. Ne yok?!  Yapan eden belli, suç mahalli capcanlı gözler önünde durup dururken, İsrail’in Gazze’deki soykırımına bir tepki, on yıllardır Filistin halkının üzerine bir kabus gibi çökmüş Siyonizm belasına bir -dur- deme yok.”

D.E.E Türkçe bölümde okuyan Nurettin, yanan Simurg’un küllerinden doğan Zümrüdü Anka kuşunun çok yaşlı olduğunu, bu yüzden Acem efsanesine göre ‘yerkürenin tam üç kez alt üst oluşuna tanık olduğunu’  bildiğinden konuşmasını muhtemelen şöyle sürdürecekti:

“ On yıllarca Filistin insanına yaşatılan sistematik zulme bakılacak olursa, ‘Hakba’ sözcüğünü (büyük felaket) olarak çevirmenin, bu günkü yaşananları açıklamada ne denli eksik ve yetersiz olduğu anlaşılacaktır. Hal böyle olunca, Filistinli için yıllardır kullandığımız -küllerinden doğma- benzetmesi artık yeterli gelmiyor. Gelinen toplu kıyım günlerinde, molozlarından her günün sabahında daha fazla bir savaşma arzusu ile doğan, bu güne dek kırk bin şehit vermiş, elleri öpülesi bir kadim halktan söz etmek gerekiyor.”

Ve eğitim enstitüsü boykotlarında, öğrenci forumlarında ajite eden o tok sesiyle devam edecekti:

“ ABD haydutluğunun savaşçı gücü Nato, Rusya’ya yakın durmaktan çekinmeyen Çin’e, İran’a ve de Kuzey Kore’ye bırakın aba altından sopa göstermeyi, dünya kamuoyunun gözü önünde açıkça parmak sallamakta bir sakınca görmüyor. Mahalle maçındaki geçimsiz ve şımarık çocuk gibi bunu niye yapıyor? 

Birincisi.  An itibari ile, dünya konjonktüründe Çin, uluslararası iktisat ve siyaset bilimcilerinin de onay verdiği içerikte, olası birincil ekonomik güçtür. Tehditkar, dahası tehlikeli savaş politikalarının ekonomik politik temelinde, Çin ile kıyaslandığında zayıflayan prestijini, savaş endüstrisi, günbegün artan askeri yatırımları ile güçlendirmek istiyor.

İkincisi. Çin’in yeryüzü ölçeğinde gözle görülür biçimde artan ekonomik teknolojik ve siyasal üstünlüğünü kırmak. Uzatmadan, kısaca olup biten bundan ibarettir.” 

“ Kuvvetli olasılıkla Pentagon’da tüm ayrıntıları ile çizilen, -olası- yeni savaş stratejileri gereği, askeri çatışma ve işgal harcamaları arttırılıyor. Sıcak Ukrayna cephesine, binlerce dünya yoksulunu açlıktan kurtaracak 40 milyar dolar gibi devasa bir ödeneğin ayrılması, büzüktaşı Almanya’ya Tomahawk ve SM-6 uzun menzilli füzelerin konuşlandırılması tasarımı bunun en açık kanıtı. Birazcık kurcalandığında rahatlıkla görülebileceği gibi, ateş topu Nato aparatını fütursuzca kullanan emperyalist haydut ABD’nin gözü, Ukrayna üzerinden Rusya’nın uzak iç bölgelerinde, yetmedi Kazakistan coğrafyasında...”

“ Emperyalizm sınır tanımıyor. Uzun vadeli sinsi hedefi, üstünlüğünü ve gücünü arttıran Çin’in kuşatılması, sıkıştırılması... Bu hırsla da, kendisini Hint-Pasifik bölgesinin tek aktörü olarak göstermeye çalışıyor. Bu üst akılca psikolojik analizleri yapılarak planlanmış yeni bir soğuk savaş... Tüm bu jeo-politik gerçeklik bize, jandarması ABD, vurucu gücü Nato olan uluslararası tekelci kapitalizmin, potansiyel bir tehlike olarak geldiği en son aşamayı gösteriyor.”

*  *  *

Gelinen ölümcül noktada, (Emperyalizmin II. Paylaşım Savaşı’ndan, 945’lerden sonra, III. bir paylaşım savaşı olasılığının kalmadığını, bunu da değişen ilişki ve çelişkilere dayandıran) Mahir’in tezi nereye konur?

Nurettin Gürateş bu gün yaşasaydı, şimdilerin torun sevmenin ve hobi bahçesinde soğan çapalama oyalanmasının ötesinde kafayı buna takardı.

*  *  * 

“ Nato zirvesinin bir de Türkiye perdesi var ki, hiç de şaşırtıcı değil... Her fırsatta, her meslekten insanına çemkirip kapıyı gösteren kibir budalası adam, -çakı gibi- hazır ol duruşu ile zirvede yerini aldı. Kısa künye yaptı, tekmilini verdi. Hiçbir zaman Nato’nun kayığından inmeyeceklerini, ABD dolmuşunun ön koltuğunu asla bırakmayacaklarını ilan ederek, geleneksel sadakat yeminlerinden birini daha etti. Bir alkıştır koptu. Ülkedeki şirinler pek keyiflendi, hatta koltukları bile kabardı.”

*  *  * 

Kore savaşından bu güne, sarsılmaz kutsal bağlılık!.. Çevirisi bizden olsun:

·        Uluslararası tekelci haydutlara bağlı kalmak.

·        Yurdumuzun yeraltında ve yerüstünde ne varsa ne çıkıyorsa, ekilen biçilen, yetişen üretilen ne varsa “gavur”dan dilenmek.

·        Tarımsal ve endüstriyel girdilerin her daim tavan yapması. Bu nedenle üreticinin, tarımsal çalışma ve hayvancılık yapabilme olanağının neredeyse kalmayışı.

·        Üretmek için yırtınanın işçinin/ köylünün, emeklinin, dar gelirlinin gırtlağına daha bir çökülmesi.

  *   *  *  

Nurettin hoca, yazı dilinde olsun konuşma dilinde olsun, önemli ve ciddi bir konuyu bitirirken, son sözcüğün altını kurşun kalemle mutlaka çizer ya da kendisine özgü vurgusu ile hecelerdi. 

Nurettin Gürateş son konuşmasında ve son yazdığı metinde yaptığı gibi, ellerimizi bıraktığı o temmuz sıcağında da, son vurgusunu gözlerimizin içine bakarak, ancak gözleriyle yapabilmişti. Hiç birimizi ayırmadan... Tek tek.  Her birimize.  O, en son bakışı, altını kurşun kalemiyle kalınca çizdiği en son vurgusuydu.

Açık Mektup Kolektifi. 26 Temmuz 1978. Adana-Kuruköprü.


TEMMUZ GÜNEŞİNİN DE KAPATAMADIĞI KUTUP YILDIZIMIZDI - 1


 TEMMUZ GÜNEŞİNİN DE KAPATAMADIĞI KUTUP YILDIZIMIZDI. (1)

“ Önümüz cıvıl cıvıl bir temmuz. Her şeye karşın, hala düşünebilen ve unutmayanlarımız için zor bir ay. Piyasacı, kuralsız neo-liboş yönetimin ekonomideki -Mehmet Şimşek- uygulamalarının etkisi ile daha da zor geçecek, mutfakta, sokakta ve alanlarda daha ateşli yaşanacak gibi“ demiştik ya.  

*  *  *

Yakın geçmişimizde de zor ve sıcaktı temmuz ayı. Yaşattıkça belleğimizi besleyen anılarımızı, yine bizleri her yıl dönümünde, her fotoğraf karesi üzerinden uyaracaklar. Tabi ki, uykularımızda da pek rahat ve huzurlu olamayacağız. Takvimler yine (26-27 Temmuz) yazacak. Biz bunu,  kapanmayan yaralarımızdan biri olarak okuyacağız. Ve bu yara bundan böyle de, bizleri güçten düşürmeyen, tersine günbegün güçlendiren gizli kanamasını sürdürecek. O, bizi yaşarken de bırakmamıştı... Bu sıcak tatlı yara ile birlikte, onu hiç unutmaksızın yine yaşamımızı sürdüreceğiz.

O halde, yeni bir 26-27 Temmuz’la güç bulmayı ve yazı dili ile de olsa sesli düşünmeyi ve de sıkılmayanlarımızla paylaşmayı sürdürelim.

 *  *  *

Çok gerilerde, 1970’in sonlarında kalmış bir temmuz ayı... 26 Temmuz. Adana’da yakıcı sıcak, Çukurova’lı yazarın “sarı sıcak” dediği cinsten. 

Nurettin hoca, adaşı Nurettin Karabaş gibi rakı şarap bilmezdi. Kitabın kurduydu. Tek kusuru, kül tablasında unuttuğu sigaranın düşüp öğrenci evinin eski kiliminde yeni bir göz açmasıydı.

Bir Ege ilçesinin “Göçmen Mahalle”sinden çıkıp, Diyarbakır’a uzanan bir tarihsel sürecin yol haritasını çizmek, bir devrimci çıkışın, silkinişin, örgütlenişin kilometre taşı olmak, sıradan bir devrimcinin altından kalkabileceği sorumluluklar değildir. O, bilgiyle, Marksist literatürle eylemin diyalektiğini çözmüş, bunu uygulamış;  yetmemiş bu realiteyi her arkadaşına usanmadan anlatmış muhteşem bir örnek durumdur. Bu örneğin detayında da “Sadece boş zamanını değil, tüm yaşamını devrime verebilmenin” açıklaması gizlidir. 

Nurettin hoca, hiç birimizin başında ilgilenmediği Gine Bissau’yu, Latin diyarını, Rusya’yı merak eder, Amilcar Cabral’ı, Jose Marti’yi ve Lenin’i okur öğrenir. Bize de gösterir, bıkıp usanmaksızın sesli okur, öğretmeye çabalar. Potemkin Zırhlısı’nı anlatmaya doyamaz. Adı unutulan bir Köy Enstitülü öğretmenin öğrencisi olduğundan olsa gerek, iyi bir okuyucu, yılmaz bir araştırmacıdır. Bu yüzden onun entelektüel damarı Turgutlu Lisesi yıllarından gelir. Sonuç ise; Diyarbakır Eğitim Enstitüsü yıllarında iflah olmaz bir Sinematek bağımlılığıdır. 

Bir akşamüzeri Amed’in Bağlar semtimdeki öğrenci evinde, uzanıp serilmiş okul yorgunu arkadaşlarına, forumlarda kitleyi ajite eden, o bildik vurgulu ses tonu ile seslenir: “Davranın tembel tenekeler. Sinematek’te Potemkin Zırhlısı var, biletler komün parasından. Hep birlikte gidiyoruz.”  

Karşı çıkmak ne mümkün!  Gösterimin olduğu yer Dağkapı Semti’ndeki, ayaklarınızın altında gıcırdayan rabıta döşemesi ve arkaya devrildi devrilecek ağaç koltukları ile tarihi Dilan Sineması’dır. 

*  *  *

Gürateş, lisede başarılı derslerinin yanı sıra yetenekli bir voleybolcudur. Takımında pasör, sıkı bir düz pasçıdır. Tanığı ve takım arkadaşı Japon Mehmet hayattadır. İşin kötü yanı da vardır, sayılık güzel paslar atar da; ani hareket yoktur, koşamaz. Doğuştan, ayaklarının altında ortopedik bir kalıcı rahatsızlık vardır. Hani, delikanlıların askerlikten yırtmalarına “tıbbi gerekçe” olduğunda sevindikleri durum. 

*  *  *

Tek sözcükle bilgi kaynağımızdı; kitap uzmanı idi. Yeni yayınlardan ilk onun haberi olurdu. O zamanlar teorisyen sözcüğü, olur olmaz her yerde herkes için kullanılmazdı. Abartı değildir; o bizim teorisyenimiz. Strateji uzmanımız, kutup yıldızımızdı. 

*  *  *

Marti’nin “Şimdi akkor zamanıdır, yakında yalnız ışık görülecektir.” sözüne bayılır. 

An gelir; asfaltı eriten Adana sıcağı “akkor zamanı” gibidir. Soluksuz ve yüzükoyun yattığı yerde, kendisini derdest edip polise teslim etmek için üzerine gelen muhafazkar çarşı esnafına, yine de sevgi dolu, bağışlayıcı bakışlarındaki ışık, “o ışık” tır.     

O ışık, tutucu esnafın hoyrat nidaları ve polis sirenlerinin arasında sönüp kaydı gitti. Geride kalan yaşayan belleklerde, Nurettin’in asfalt yolda soluk soluğa “Haydi önünüze bakın. İşinize devam edin. Oyalanmayın.”  bakışı kaldı. 

Bilinç bilgiyle kazanılmış, yaşamın kendisi ile sınanmış bir uyanıklılık durumuysa, bizim ideolojik inatçılığımız ve siyasal ödünsüzlüğümüz de, devrimci geleneğimizi korumamızdan, devrimci değerlerimizi yaşatmamızdan başka bir şey değildir. 

Bizim, şaka yollu da olsa "hala elli yıl öncesinde yaşadığımızı" söyleyen mahallenin ağır abisi! Sen elli yıl önce, Töb-Der' de gösterdiğin kararlılığı ve uzlaşmazlığı, yaşadığın ve yaşattığın ruhu unuttuğunda, sende, mutfağındaki tuz ruhundan başka hangi ruh kalır?

Açık Mektup Kolektifi. 26 Temmuz 1978. Adana-Kuruköprü.