21 Temmuz 2024 Pazar
SON MAYIS ŞAFAĞINDA ŞANTİYE ÇAYCISINI ANMAK.
20 Temmuz 2024 Cumartesi
TEMMUZ SICAĞININ BİLE YOK EDEMEDİĞİ KUTUP YILDIZIMIZDI - 2
İnsanların yakıldığı, yaşamın hemen her alanın da yangınların bacaları sardığı bu sancılı topraklarda, bu temmuzda da yine Nurettin Hoca’yı anıyoruz.
Duyarlıyız ve son derece özenliyiz; içini boşaltıp bir güzellemenin parlak dizelerine ya da alışılmış/ sıradan bir kasaba destanına sıkıştırmadan, sınıfsal duruşuna vurgu yaparak politikleşmiş savaş tercihini ve bu yöneliminde belirleyici olan görüşlerini, yorumlarını anımsatıyoruz. Kendi siyasal hareketi içinde kilometre taşı ve kutup yıldızı olmuş her devrimci için böyle yapılmalı zaten. Yoksa anmaları rutin bir mezarlık ziyaretinde, mermer taşın başında yinelenen klişe sözlerle daralttığımızda, o gün orada olup biten toplu bir buluşmadan, ayaküzeri yapılmış bir görüşmeden öte bir anlam taşımıyor.
Yılda bir güne sığdırılan o birkaç saatte bile, “Katledilen bir devrimcinin toprağa verildiği gün, yüzleri belki de binleri bulan heyecanlı, bir o kadar da öfkeli insanlar nasıl oluyor da 2024 yılının temmuzunda parmakla sayılır olur?” sorusu bir türlü sorulmuyor. Geriye sadece, çuvaldızın zayıf bölgeden uzak tutulması ve devrimci önderin “Kitlelerle oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştur” çözümlemesinin, mevcut durum açıklamasına bir neden, bir dayanak, bazı özel durumlarda da “bahane” olması kalıyor.
* * *
Nurettin,
2024 temmuzunda yaşıyor olsaydı;
geçenlerde Washington’da yapılan Nato’nun 75. zirvesinde nasıl kara
bulutların kümelendiğini ve sonuç bildirgesinden yükselen savaş naralarını,
bizlerden önce görür ve duyardı. Yaptığı yorumlarla dikkatimizi emperyalizmin
yeni yüzüne, ancak hiç değişmeyen işgalci/ barbar karakterine çeker, gelişen
yeni ilişki ve çelişkilerin küreselliğine yoğunlaşmamızı isterdi.
Nurettin gözü, Gürateş sözüyle, -tabi ki, doğada/ toplumda değişmeyen tek şey değişimin kendisidir- ilkesi ışığında, son durum açıklaması şöyle olurdu:
“ 75. yılındaki, emperyalist savaş örgütü Nato’nun sonuç bildirgesinde, bir arada kardeşçe, barış ve güven içinde yaşamanın, yaşayabilmenin ilk harfleri bile geçmiyor. Tersine saldırgan, çok açık söylemlerle tehditlerini giderek arttıran kışkırtıcı bir dil var. Ne yok?! Yapan eden belli, suç mahalli capcanlı gözler önünde durup dururken, İsrail’in Gazze’deki soykırımına bir tepki, on yıllardır Filistin halkının üzerine bir kabus gibi çökmüş Siyonizm belasına bir -dur- deme yok.”
D.E.E Türkçe bölümde okuyan Nurettin, yanan Simurg’un küllerinden doğan Zümrüdü Anka kuşunun çok yaşlı olduğunu, bu yüzden Acem efsanesine göre ‘yerkürenin tam üç kez alt üst oluşuna tanık olduğunu’ bildiğinden konuşmasını muhtemelen şöyle sürdürecekti:
“ On yıllarca Filistin insanına yaşatılan sistematik zulme bakılacak olursa, ‘Hakba’ sözcüğünü (büyük felaket) olarak çevirmenin, bu günkü yaşananları açıklamada ne denli eksik ve yetersiz olduğu anlaşılacaktır. Hal böyle olunca, Filistinli için yıllardır kullandığımız -küllerinden doğma- benzetmesi artık yeterli gelmiyor. Gelinen toplu kıyım günlerinde, molozlarından her günün sabahında daha fazla bir savaşma arzusu ile doğan, bu güne dek kırk bin şehit vermiş, elleri öpülesi bir kadim halktan söz etmek gerekiyor.”
Ve eğitim enstitüsü boykotlarında, öğrenci forumlarında ajite eden o tok sesiyle devam edecekti:
“ ABD haydutluğunun savaşçı gücü Nato, Rusya’ya yakın durmaktan çekinmeyen Çin’e, İran’a ve de Kuzey Kore’ye bırakın aba altından sopa göstermeyi, dünya kamuoyunun gözü önünde açıkça parmak sallamakta bir sakınca görmüyor. Mahalle maçındaki geçimsiz ve şımarık çocuk gibi bunu niye yapıyor?
Birincisi. An itibari ile, dünya konjonktüründe Çin, uluslararası iktisat ve siyaset bilimcilerinin de onay verdiği içerikte, olası birincil ekonomik güçtür. Tehditkar, dahası tehlikeli savaş politikalarının ekonomik politik temelinde, Çin ile kıyaslandığında zayıflayan prestijini, savaş endüstrisi, günbegün artan askeri yatırımları ile güçlendirmek istiyor.
İkincisi.
Çin’in yeryüzü ölçeğinde gözle görülür biçimde artan ekonomik teknolojik ve
siyasal üstünlüğünü kırmak. Uzatmadan, kısaca olup biten bundan ibarettir.”
“ Kuvvetli olasılıkla Pentagon’da tüm ayrıntıları ile çizilen, -olası- yeni savaş stratejileri gereği, askeri çatışma ve işgal harcamaları arttırılıyor. Sıcak Ukrayna cephesine, binlerce dünya yoksulunu açlıktan kurtaracak 40 milyar dolar gibi devasa bir ödeneğin ayrılması, büzüktaşı Almanya’ya Tomahawk ve SM-6 uzun menzilli füzelerin konuşlandırılması tasarımı bunun en açık kanıtı. Birazcık kurcalandığında rahatlıkla görülebileceği gibi, ateş topu Nato aparatını fütursuzca kullanan emperyalist haydut ABD’nin gözü, Ukrayna üzerinden Rusya’nın uzak iç bölgelerinde, yetmedi Kazakistan coğrafyasında...”
“ Emperyalizm sınır tanımıyor. Uzun vadeli sinsi hedefi, üstünlüğünü ve gücünü arttıran Çin’in kuşatılması, sıkıştırılması... Bu hırsla da, kendisini Hint-Pasifik bölgesinin tek aktörü olarak göstermeye çalışıyor. Bu üst akılca psikolojik analizleri yapılarak planlanmış yeni bir soğuk savaş... Tüm bu jeo-politik gerçeklik bize, jandarması ABD, vurucu gücü Nato olan uluslararası tekelci kapitalizmin, potansiyel bir tehlike olarak geldiği en son aşamayı gösteriyor.”
* * *
Gelinen ölümcül noktada,
(Emperyalizmin II. Paylaşım Savaşı’ndan, 945’lerden sonra, III. bir paylaşım
savaşı olasılığının kalmadığını, bunu da değişen ilişki ve çelişkilere
dayandıran) Mahir’in tezi nereye konur?
Nurettin Gürateş bu gün yaşasaydı, şimdilerin torun sevmenin ve hobi bahçesinde soğan çapalama oyalanmasının ötesinde kafayı buna takardı.
* * *
“ Nato
zirvesinin bir de Türkiye perdesi var ki, hiç de şaşırtıcı değil... Her
fırsatta, her meslekten insanına çemkirip kapıyı gösteren kibir budalası adam,
-çakı gibi- hazır ol duruşu ile zirvede yerini aldı. Kısa künye yaptı, tekmilini
verdi. Hiçbir zaman Nato’nun kayığından inmeyeceklerini, ABD dolmuşunun ön
koltuğunu asla bırakmayacaklarını ilan ederek, geleneksel sadakat yeminlerinden birini daha etti. Bir alkıştır koptu. Ülkedeki şirinler pek
keyiflendi, hatta koltukları bile kabardı.”
* * *
Kore savaşından bu güne, sarsılmaz kutsal bağlılık!.. Çevirisi bizden olsun:
·
Uluslararası tekelci
haydutlara bağlı kalmak.
· Yurdumuzun
yeraltında ve yerüstünde ne varsa ne çıkıyorsa, ekilen biçilen, yetişen
üretilen ne varsa “gavur”dan dilenmek.
·
Tarımsal ve
endüstriyel girdilerin her daim tavan yapması. Bu nedenle üreticinin, tarımsal çalışma ve hayvancılık yapabilme olanağının neredeyse kalmayışı.
· Üretmek için yırtınanın işçinin/ köylünün, emeklinin, dar gelirlinin gırtlağına daha bir çökülmesi.
* * *
Nurettin hoca, yazı dilinde olsun konuşma dilinde olsun, önemli ve ciddi bir konuyu bitirirken, son sözcüğün altını kurşun kalemle mutlaka çizer ya da kendisine özgü vurgusu ile hecelerdi.
Nurettin
Gürateş son konuşmasında ve son yazdığı metinde yaptığı gibi, ellerimizi bıraktığı
o temmuz sıcağında da, son vurgusunu gözlerimizin içine bakarak, ancak
gözleriyle yapabilmişti. Hiç birimizi ayırmadan... Tek tek. Her
birimize. O, en son bakışı, altını kurşun kalemiyle kalınca çizdiği en son
vurgusuydu.
Açık Mektup Kolektifi. 26 Temmuz 1978. Adana-Kuruköprü.
TEMMUZ GÜNEŞİNİN DE KAPATAMADIĞI KUTUP YILDIZIMIZDI - 1
TEMMUZ GÜNEŞİNİN DE KAPATAMADIĞI KUTUP YILDIZIMIZDI. (1)
“ Önümüz cıvıl cıvıl bir temmuz. Her şeye karşın, hala düşünebilen ve unutmayanlarımız için zor bir ay. Piyasacı, kuralsız neo-liboş yönetimin ekonomideki -Mehmet Şimşek- uygulamalarının etkisi ile daha da zor geçecek, mutfakta, sokakta ve alanlarda daha ateşli yaşanacak gibi“ demiştik ya.
* * *
Yakın geçmişimizde de zor ve sıcaktı temmuz ayı. Yaşattıkça belleğimizi besleyen anılarımızı, yine bizleri her yıl dönümünde, her fotoğraf karesi üzerinden uyaracaklar. Tabi ki, uykularımızda da pek rahat ve huzurlu olamayacağız. Takvimler yine (26-27 Temmuz) yazacak. Biz bunu, kapanmayan yaralarımızdan biri olarak okuyacağız. Ve bu yara bundan böyle de, bizleri güçten düşürmeyen, tersine günbegün güçlendiren gizli kanamasını sürdürecek. O, bizi yaşarken de bırakmamıştı... Bu sıcak tatlı yara ile birlikte, onu hiç unutmaksızın yine yaşamımızı sürdüreceğiz.
O halde, yeni bir 26-27 Temmuz’la güç bulmayı ve yazı dili ile de olsa sesli düşünmeyi ve de sıkılmayanlarımızla paylaşmayı sürdürelim.
Çok gerilerde, 1970’in sonlarında kalmış bir temmuz ayı... 26 Temmuz. Adana’da yakıcı sıcak, Çukurova’lı yazarın “sarı sıcak” dediği cinsten.
Nurettin hoca, adaşı Nurettin Karabaş gibi rakı şarap bilmezdi. Kitabın kurduydu. Tek kusuru, kül tablasında unuttuğu sigaranın düşüp öğrenci evinin eski kiliminde yeni bir göz açmasıydı.
Bir Ege ilçesinin “Göçmen Mahalle”sinden çıkıp, Diyarbakır’a uzanan bir tarihsel sürecin yol haritasını çizmek, bir devrimci çıkışın, silkinişin, örgütlenişin kilometre taşı olmak, sıradan bir devrimcinin altından kalkabileceği sorumluluklar değildir. O, bilgiyle, Marksist literatürle eylemin diyalektiğini çözmüş, bunu uygulamış; yetmemiş bu realiteyi her arkadaşına usanmadan anlatmış muhteşem bir örnek durumdur. Bu örneğin detayında da “Sadece boş zamanını değil, tüm yaşamını devrime verebilmenin” açıklaması gizlidir.
Nurettin hoca, hiç birimizin başında ilgilenmediği Gine Bissau’yu, Latin diyarını, Rusya’yı merak eder, Amilcar Cabral’ı, Jose Marti’yi ve Lenin’i okur öğrenir. Bize de gösterir, bıkıp usanmaksızın sesli okur, öğretmeye çabalar. Potemkin Zırhlısı’nı anlatmaya doyamaz. Adı unutulan bir Köy Enstitülü öğretmenin öğrencisi olduğundan olsa gerek, iyi bir okuyucu, yılmaz bir araştırmacıdır. Bu yüzden onun entelektüel damarı Turgutlu Lisesi yıllarından gelir. Sonuç ise; Diyarbakır Eğitim Enstitüsü yıllarında iflah olmaz bir Sinematek bağımlılığıdır.
Bir akşamüzeri Amed’in Bağlar semtimdeki öğrenci evinde, uzanıp serilmiş okul yorgunu arkadaşlarına, forumlarda kitleyi ajite eden, o bildik vurgulu ses tonu ile seslenir: “Davranın tembel tenekeler. Sinematek’te Potemkin Zırhlısı var, biletler komün parasından. Hep birlikte gidiyoruz.”
Karşı çıkmak ne mümkün! Gösterimin olduğu yer Dağkapı Semti’ndeki, ayaklarınızın altında gıcırdayan rabıta döşemesi ve arkaya devrildi devrilecek ağaç koltukları ile tarihi Dilan Sineması’dır.
* * *
Gürateş, lisede başarılı derslerinin yanı sıra yetenekli bir voleybolcudur. Takımında pasör, sıkı bir düz pasçıdır. Tanığı ve takım arkadaşı Japon Mehmet hayattadır. İşin kötü yanı da vardır, sayılık güzel paslar atar da; ani hareket yoktur, koşamaz. Doğuştan, ayaklarının altında ortopedik bir kalıcı rahatsızlık vardır. Hani, delikanlıların askerlikten yırtmalarına “tıbbi gerekçe” olduğunda sevindikleri durum.
* * *
Tek sözcükle bilgi kaynağımızdı; kitap uzmanı idi. Yeni yayınlardan ilk onun haberi olurdu. O zamanlar teorisyen sözcüğü, olur olmaz her yerde herkes için kullanılmazdı. Abartı değildir; o bizim teorisyenimiz. Strateji uzmanımız, kutup yıldızımızdı.
* * *
Marti’nin “Şimdi akkor zamanıdır, yakında yalnız ışık görülecektir.” sözüne bayılır.
An gelir; asfaltı eriten Adana sıcağı “akkor zamanı” gibidir. Soluksuz ve yüzükoyun yattığı yerde, kendisini derdest edip polise teslim etmek için üzerine gelen muhafazkar çarşı esnafına, yine de sevgi dolu, bağışlayıcı bakışlarındaki ışık, “o ışık” tır.
O ışık, tutucu esnafın hoyrat nidaları ve polis sirenlerinin arasında sönüp kaydı gitti. Geride kalan yaşayan belleklerde, Nurettin’in asfalt yolda soluk soluğa “Haydi önünüze bakın. İşinize devam edin. Oyalanmayın.” bakışı kaldı.
Bilinç bilgiyle kazanılmış, yaşamın kendisi ile sınanmış bir uyanıklılık durumuysa, bizim ideolojik inatçılığımız ve siyasal ödünsüzlüğümüz de, devrimci geleneğimizi korumamızdan, devrimci değerlerimizi yaşatmamızdan başka bir şey değildir.
Açık Mektup
Kolektifi. 26 Temmuz 1978. Adana-Kuruköprü.
14 Temmuz 2024 Pazar
YOLDAŞLIK, BİR GÜZELLEMEDEN İBARET DEĞİLDİR
YOLDAŞLIK, BİR GÜZELLEMEDEN İBARET DEĞİLDİR !
8 Temmuz 2024 Pazartesi
EYLEMCİ
30 Haziran 2024 Pazar
TEMMUZ YAZILIR, MADIMAK OKUNUR - 1
Hala
düşünebilen ve unutmayanlarımız için zordur, Madımak yangınını anlatmak, yazmak,
anmak... İnsanımızı, kültürümüzü açıkçası kendi geleceğini ateşe veren, aklı
tutulmuş o yobaz güruhunu gören insanın nutku tutulur.
1993
yılının 2 Temmuz'unda, Sivas'ta "Cumhuriyet burada kuruldu, burada
yıkılacak" diye uluyan zihniyet, yıllardır "Cumhurbaşkanlığı Hükümet
Sistemi" adında bir ceberrut sistemle iktidarda.
Bu karanlık dileği, salt Sivas’ta değil, tüm ülke coğrafyası üzerinde yaşayan halklar üzerinde uyguluyor. Dili, dini, cinsi, etnik kimliği her ne olursa olsun, her T.C vatandaşının -yararlanmada- eşit hak sahibi olduğu ülke bütçesinin % 42’sini diyanete ayırıyor.
Bir ülkenin uygarlığının ve
aydınlanmasının üç önemli aydınlatma fişeği olan doktoru, mühendisi ve öğretmeni
değersizleştiriyor. Neredeyse, adeta düşmanlaştırıyor. Laik bir ülkede görev
yeri cami olan imamı, her yere her insanın karşısına dikiyor. Okula, hastaneye,
kışlaya, işyerlerine, resmi protokole, akla gelebilecek yaşamın her alanına.
İtiraz eden, onaylamayan dine karşı gelmiş oluyor. Örnekleri uzatmak, bilineni de yinelemek anlamına geliyor.
* * *
Piyasacı
kuralsız yönetimin ekonomideki “M.Şimşek” uygulamalarının etkisi ile daha da
zor geçecek, mutfakta, sokakta ve alanlarda daha ateşli yaşanacak gibi, bu temmuz ayı.
Utanmazca “2026’ın sonuna kadar asgari ücrete zam yapılmayacağını” konuşulabiliyorken, aynı yüzsüzlük elektriğe yaptıkları % 38’lik zamla tırmanarak sürüyor. Sevgili ülkemizi yakıp kavuran son yangın haberi de tek adam rejiminden geldi: Doğalgaza % 25 ZAM ! Beyhude amaçlarının, emekli memur maaşlarına yapılacak zammı belirleyecek altı aylık enflasyon hesaplamasının dışında tutmak olduğunu anlamak/ bilmek için ekonomist olmaya gerek yok.
Akıl hocaları reisleri, seçilmiş bir devlet başkanının konutunu basıp eşi ile birlikte kaçıran soytarı haydut Trump'ın klavuzluğunda, mutfakta/ ormanda yangın yeri ülkemizde hiçbir karşılığı olmayan "Terörsüz Türkiye" mavalının, aslında bir "Cambaza bak" olduğunu söylemek için de siyaset bilimci olmaya da. . .
Kabul edilebilirliği olmadığı gibi hiçbir doğruluğu ve inandırıcılığı da olamayan -mazeret bile denemeyecek- aşağıdaki boş sözler, elbette neo liberal politikaları savunan dalkavukların:
“Sıkıntıları biliyoruz, fiyatların durumunu biliyoruz. Ama pahalılığın, enflasyonun bir de ekonomik yönü, çevremizdeki savaşlar, hatta don vurma faktörü var.” (Ne demekse !?)
“Hep
sosyal yanına bakmayalım. Aynı gemide olmak fedakarlık ister, bütçede para olsa da
versek.” (Bu ara, bütçenin % 42’sinin diyanete ayrıldığını anımsatalım
!?)
“Tek amacımız halkımızı enflasyona ezdirmemek. Emeklimize aşırı zam yapar, asgari ücreti arttırırsak; enflasyon yine azar, olan yine bu ülkenin insanına olur.” (Bu pişkin yalancılarla karşılaştırıldığında, “Benzin vaa da, biz mi içtik” diyen, çoban Sülü daha açık sözlüymüş!)
Paket yapmakta ve halkımızı paketlemekte pek de becerikliler. Durum böyle olunca, dağ fare doğurur mu?
· Yeni paketlerinde, adaletsiz oranda vergilendirdikleri
ücretlilere, lütuf gibi verdikleri asgari ücretin “vergi dışı tutulmasından” söz
edilmiyorsa,
· Adrese teslim ballı ihalelerle, “kamu-özel ortaklığı”,
“yap-devret” arsızlıkları ile semizlenen haydutlardan alınması gereken, “servet
vergisi” nin adı geçmiyorsa,
Doğurur…
Malumun
tekrarı o ki; kendimizi bildiğimiz bileli “Ülke dar
boğazdan geçiyor.”
Mahir
ve yoldaşlarının neden öldürüldüğü, onların sözleri/ yazıları bir kez daha
merak edilip dikkatle okunduğunda, yalancıların mumlarının neden yatsıya kadar değil de, çeyrek asırdır yandığını
anlayabilir. Kesintisiz Devrim II-III yazısında, mealen şöyle yazar Mahir
Çayan:
“II. Paylaşım Savaşı’ndan sonra, yeni sömürgeci egemenler arasındaki ilişki ve çelişkiler değişikliğe uğramıştır. Bu nedenle emperyalist/ kapitalist sistem sürekli ve genel bir bunalım içine girmiştir. Devlet erki sayesinde, baskı araçları ve pasifikasyon yöntemleri kullanılarak egemen güçlerle halk kitleleri arasında suni bir denge kurulmuştur. Bu dengeyi bozmak, halk kitlelerini harekete geçirmek bunun için zordur. Suni denge, ancak... .... "
(Hayalet ayrıntıda, bu 'ancak' sözünün sonrasında gizlidir. Bu hayalet oldu olası, petrolün karasına, doların yeşiline düşkün fincancı katırlarını ürkütmüş, onu savunup sahiplenmenin karşılığı ve bedeli, her zaman, her koşulda mevcut TCK' nın 146/1 maddesi olmuştur.)
Bu
günün koşullarına uygulandığında, “Eziyet neden bunca yıldır sürüyor?” sorusuna
önemli ve açıklayıcı ipuçları veren Mahir'in araştırma yazısının ilerleyen sayfalarında da
yapılan analizin ekonomik/ politik gerekçeleri nedenleri ile birlikte
açıklanır.
* * *
Yakın
geçmişimizde de zor ve sıcaktı temmuz ayları. Yaşattıkça belleğimizi besleyen, canlı tutan anılarımızı, yine bizleri her yıl dönümünde, her fotoğraf karesi üzerinden
uyaracaklar. Tabi ki, uykularımızda pek rahat ve de huzurlu olamayacağız. Takvimler her yıl, günü geldiğinde hep “iki temmuz” yazacak. Biz bunu ‘Madımak’ olarak, otuz
üç canımızı yitirdiğimiz gün, kapanmayan yaramız olarak okuyacağız. Ve bu yara
bundan böyle de, bizleri güçten düşürmeyen, tam tersine günbegün güçlendiren
gizli kanamasını sürdürecek.
* * *
Başka
bir “iki temmuz”la güçlenmeye devamla: Bir imece gönüllüsü Nurettin Karabaş.
Sözlü tarihte olsun yazılı tarihte olsun, genellikle barikatlarda çarpışarak düşenlerin adları, anlatıları geçer. Cephe gerisinin bir o kadar riskli ve karmaşık labirentlerinde görev alıp ter döken kahramanları nedense çokça anlatılmaz.
Nurettin ağabey, geri hizmetin isimsiz neferiydi; kırka bölünüp cezaevi dışında kalmış ailelere koşan bir atomkarınca...
Sonrası mı?
Yatan yattı, çıkan çıktı. Kimileri dümeni doğrudan şarampole, kimilerimiz hüzünlü, kederli yalnızlıklara kırdı. Kulaklarına “Yürü ya kulum.” denilerek, yol alanlar da olmadı değil. Nurettin abi, vefasızlığa/ değer bilmezliğe inatla kendisini kahredenlerdendi.
Sıkılan sıkılsın... Demirci Arif Ustanın, pis bir huyu vardır. Paylaşmasa çatlar. Eksiği var, fazlası yok; bu olaya ilişkin sözler Nurettin abinindir:
“Bu adam var ya; nesli kurumuş, su katılmamış bir Sovyet askeri. Bir de, kırmadan kırılmadan esnemeyi öğrenebilse. Lada’yı bu insana ben döve döve verdim. En son sopayı, borcunu ödemek istediğini söylediğinde yedi. Ne derler; alışmış kudurmuştan beterdir. Kaşıntısı tuttuğunda bana gelir. Hayvanlık ben de kalır, iki kadeh içirir gönderirim. Kaşıntı maşıntı kalmaz, CHP genel merkez binasının odalarında kafasına göre takılan Şero gibi, süt dökmüşe döner.”
* * *
Gün geldi, zaman eridi. Sovyet askeri onu hiç yalnız bırakmadı... Tepecik SSK yollarında, İnekçi Osman’a -Bergama-Poyracık- şifa arayışlarında, en son Turgutlu Devlet Hastanesi Dahiliye Servisi’nin nöbetlerinde. Her gözünü açtığında ya başucunda, ya kapısının eşiğinde hazır askerdi.
Nurettin abi, derin uykularına yenik düşmediği saatlerde, sol dirseğine gücü yettiğince inatla yüklenerek, yatağında -asla- sırt üstü yatmamaya, ısrarla pencereden dışarıya bakmaya çalıştı. Onun bu beden dilinden, ancak onu çok iyi tanıyan bir insan anlayabilirdi:
Beni bu lanet olası yatağa çivileyemeyeceksin! Beni yaşamdan koparamayacaksın!
Yatağında usanmadan inatlaştığı, direndiği elbette ölüm meleği değildi. O, akciğerinin en hassas yerine, kalbe çok yakın bir atardamar üzerine yerleşmiş olan inatçı/ kötü huylu bir tümörle kavga halindeydi. Öyle ya bu kavga da, dışarda verdikleri kavganın bir parçası değil miydi? O, kavgamızı/ sınıf mücadelesini, vefalı ellerinin vefasız ellerimizi bıraktığı son ana dek terk etmedi.
Bilgiyi önemser, bilime ve insan aklına inanırdı. Bunu kanıtlayan komodinin üzerinde, yanında okuma gözlüğü ile duran tuğla iki kitaptır: Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi. (1923-1950) Yahya S. Tezel. ve Felsefenin Temel İlkeleri. George Politzer.
* * *
90’lı yıllarda, içlerinde hatırı sayılır şirketlerin ve tanınmış iş insanlarının bulunduğu iki yüz ticari hesabın muhasebesini tutuyordu. Vicdanının ve Mahir’in sesini dinlemeseydi, kasasını bol sıfırlı çeklerle doldurabilir, (rakı balık-yan gelip) varlık içinde yaşayabilirdi.
Son yıllarında ona yaşatılanlar, yaşadıkları kahırlı bir öykünün özetidir. “Ama... O da çok içiyordu.” denildi de, "Çöküşünde bitişinde karınca kararınca/ naçizane bizim de katkımız oldu.” denilmedi... Doğrusu, denilemedi.
*
* *
Nurettin abi, siyasi kimliğine, kişiliğine ve konuşma diline uygun olarak, faşizmin haydutluğuna, salyalı yobazın yaktığı ateşe küfredercesine 2 Temmuz 2006 günü, ona pek hayrı dokunmayan ellerimizi bıraktı gitti.
Açık Mektup Kolektifi. 02,Temmuz,1993. Sivas Diyarı.
29 Haziran 2024 Cumartesi
TEMMUZ YAZILIR, MADIMAK OKUNUR - 2
Eylem adımları ile geçilen caddelerde yasal bir kurşunla. Kapısında “Polis halkın dostudur”, dehlizlerinde “Burada Allah yoktur, Haydar vardır” yazan, sorgu labiretlerinde. Ya da, ‘tutuk evi’ diye belletilen zindanlarda hasbelkader ölmeyip de, kendinizi bir gün Kordon’da, bağrınızı İzmir meltemine açmış durumda bulduğunuzu düşünün.
İnsanın içinde güller açtıran bu duyguyu, Nazım Hikmet “Dışarıya çıkacağız, şapkayı yana yıkacağız” biçiminde yazmış, sevdalıları da bunu, içi ısıtan yüreği titreten özlem olarak okumuştur. Uzun sözün kısası, paçayı karaçalıdan kurtarmaktan farkı olmayan tahliye olmak böyle bir duygu durumu. İşte, yıllar sonra dışarı çıkan devrimcilerin şaşkın ördek örneği, -unuttukları- yeni yaşama tutunmaya çalıştıkları zamanlardı.
Yaşayanlar bilir. İnceden inceye bir yalnızlık/ kimsesizlik duygusunun, yeni dünyasında soluk borusu bulmaya çalışan insanın içine çöreklenmesi, “Haydar”ın tezgahında dönen çarkların, askı ve falaka düzeneklerinin eziyetinden beterdir.
Bu yüzden, o günlerde yaşamın hayhuyu içinde, çarşıda pazarda birbirleriyle karşılaşan bu arkadaşların, kurtuldukları Gayya kuyusu cezaevleri ile ilgili, ‘o günlerimizi özlerim’ ve ‘arıyorum’ mealinde esprili sohbetlerine tanık olanlar vardır.
İşte o dar günlerin daralan insanlarına yetişen “Hızır”, devletin sopasını tatmış, sendikacılıktan gelen bir muhasebecidir: Nurettin Karabaş.
Sözcüğün tam ve gerçek anlamıyla dayanışma fedaisi, imece gönüllüsü. Elinden tutmadığı, omuz vermediği insan yoktur. Asla çetelesini tutmaz. Kendine özgü bıyık altından muzip gülüşü, “Hadi bakalım bizim oğlan” diye takılması, sevdiği/ nazının geçtiği insanla -bıktırmadan- uğraşması dün gibidir.
Avukatımız, sevgili Gültekin Köktürk Suvarlı ağabeyimizi eşofmanıyla adeta alıkoyup, Lada Samara’sıyla ilgili dosyayı bulmak için Ankara’ya, oradan da Gaziantep’e uçurup F Tipi bir zindandan arkadaşımızı tahliye ettirdiği, ilerleyen günlerde başka insanlarımıza iş kurduğu, hatta kurulu düzenini teslim ettiği, işin acı yanı oranın da sahiplenilmediğinden zarar ettiği bilinen gerçeklerdir. Şöyle de denebilir: Ayakta kalmanın, geçim derdinin girdabına kapılmış birçok insanımızın kendisini kurtarmaya çalıştığı doksanlı yıllarda, o tam da tersini yaptı, çevresini kurtarmaya, çevresindekileri kalkındırmaya çalıştı. Duvarı ören, tuğla üzerine tuğla koyan hep o oldu. Onu Nurettin Karabaş yapan da buydu. Bizler onun için, -kemoterapi şeanslarına götürüp getirmenin dışında- pek fazla bir şey yapamadık. Yakın dostlar, yoldaşlar incinip darılmasın. Bu özeleşti bile, onun için çok, çok azdır.
* * *
Nurettin abi kulağı delik olan eski kulağı kesiklerdendir. Ona en yakın olan bir insanın deyişi ile “İnsan denilen varlığı çözmüş, tam bir hayat adamıdır.” Bir gün, bu arkadaşının tek atımlık barutu ile, elden düşme bir Murat 124 aradığını duyar. Çalıştığı belediye şantiyesine telefon edip Lada’yı ona vereceğini söyler, işyerine gelmesini tembihler. Üç beş gün bekler. Arabayı almaya gelen giden yoktur. Bir akşam vakti, bu arkadaşın evine gider, -içeri girmeden- kapıdan kontak anahtarını eşinin eline tutuşturur ve oraya çağırdığı bir taksiyle evine döner.
Sıkılan sıkılsın... Demirci Arif Ustanın, pis bir huyu vardır. Paylaşmasa çatlar. Eksiği var, fazlası yok; bu olaya ilişkin sözler Nurettin abinindir:
“Bu adam var ya; nesli kurumuş, su katılmamış bir Sovyet askeri. Bir de, kırmadan kırılmadan esnemeyi öğrenebilse. Lada’yı bu insana ben döve döve verdim. En son sopayı, borcunu ödemek istediğini söylediğinde yedi. Ne derler; alışmış kudurmuştan beterdir. Kaşıntısı tuttuğunda bana gelir. Hayvanlık ben de kalır, iki kadeh içirir gönderirim. Kaşıntı maşıntı kalmaz, CHP genel merkez binasının odalarında kafasına göre takılan Şero gibi, süt dökmüşe döner.”
* * *
Gün geldi, zaman eridi. Sovyet askeri onu hiç yalnız bırakmadı... Tepecik SSK yollarında, İnekçi Osman’a -Bergama-Poyracık- şifa arayışlarında, en son Turgutlu Devlet Hastanesi Dahiliye Servisi’nin nöbetlerinde. Her gözünü açtığında ya başucunda, ya kapısının eşiğinde hazır askerdi.
Nurettin abi, derin uykularına yenik düşmediği saatlerde, sol dirseğine gücü yettiğince inatla yüklenerek, yatağında -asla- sırt üstü yatmamaya, ısrarla pencereden dışarıya bakmaya çalıştı. Onun bu beden dilinden, ancak onu çok iyi tanıyan bir insan anlayabilirdi:
Beni bu lanet olası yatağa çivileyemeyeceksin! Beni yaşamdan koparamayacaksın!
Yatağında usanmadan inatlaştığı, direndiği elbette ölüm meleği değildi. O, akciğerinin en hassas yerine, kalbe çok yakın bir atardamar üzerine yerleşmiş olan inatçı/ kötü huylu bir tümörle kavga halindeydi. Öyle ya bu kavga da, dışarda verdikleri kavganın bir parçası değil miydi? O, kavgamızı/ sınıf mücadelesini, vefalı ellerinin vefasız ellerimizi bıraktığı son ana dek terk etmedi.
Bilgiyi önemser, bilime ve insan aklına inanırdı. Bunu kanıtlayan komodinin üzerinde, yanında okuma gözlüğü ile duran tuğla iki kitaptır: Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi. (1923-1950) Yahya S. Tezel. ve Felsefenin Temel İlkeleri. George Politzer.
* * *
90’lı yıllarda, içlerinde hatırı sayılır şirketlerin ve tanınmış iş insanlarının bulunduğu iki yüz ticari hesabın muhasebesini tutuyordu. Vicdanının ve Mahir’in sesini dinlemeseydi, kasasını bol sıfırlı çeklerle doldurabilir, (rakı balık-yan gelip) varlık içinde yaşayabilirdi.
Nurettin Karabaş, 2 Temmuz 2006 sabahının gün doğumundan hemen önceki alacakaranlıkta, yıllarca kavgasını verdiği davada gıkı çıkmadan, bir an olsun yakınmadan taşıdığı bayrağı bize emanet edip, hep o bildik kızgın/ küskün/sevimli görünümü ve küfürlü tavrı ile çekti gitti.
Hey gidi, hey Nurettin Abi...
Çalışma gününü altı saate düşüren, Josip Bros Tito" nun memleketi Yugoslavya doğumlu, ey koca göçmen...
Her biten gün, her tükenen dostluk, her çürüyüp kokuşan ilişki seni; usturuplu takılmalarını, geceler boyu sohbetlerini, hesapsız özverilerini, adamı hizaya getiren ağız dolusu küfürlerini, o günlerde çok küçük olan Gül’e Gülçe demeni anımsatıyor.
Açık Mektup Kolektifi. 02.07.2006. Turgutlu. Göçmen Mahalle.





