17 Eylül 2020 Perşembe

PALYAÇO. SENİ ANMADIĞIM BİR GÜN YOK



SEVGİLİ PALYAÇO, SENİNLE OLMADIĞIM BİR GÜN BİLE YOK Kİ...

Sevgili Oğul, 

Bu seslenişimi biyoloji biliminin denklemlerini, bilip bilmediğim tüm literatürünü, anlayacağın biyolojik babalığı, 'kan bağını' -her ne demekse?- bir an için bir kenara koyarak yapıyorum.

Klasik, alışılagelmiş, klişe statüler, soy sop ilişkileri, bir an için burada bizimle birlikte olmasınlar. Hatta gönlüm ister ki, salt bu anmada değil yaşamımızın hiçbir alanında, hiçbir durağında ve hiçbir anında hiç olmasınlar.

Uzaklardan da olsa sarılıp sarmalandığınız, hakikatli sevgisini, sevecenliğini yüreğinizin kıvrımlarında duyumsadığınız insanın adını her ne sanla, her ne sıfatla anarlarsa ansınlar. Ya da, örneğin soyadı, kan grubu her ne olursa olsun;  kucaklaşmalarınızda, yarenliklerinizde belirleyici bir etken olabiliyor mu? Olmuyorsa, birlikte yürüdüğünüz yolda bir engel yok, yani hiç olmayacak, olamayacak demektir.

O insanı yüreğinizin mütevazı bir köşeciğine, benim diyenin bile ayırtına varamayacağı bir ayrıcalıklı yere koyabilmişseniz sorun yok. 

Ben oğul diye, beynime yüreğime kabul ettirdiğim esmer genç adamı gönlüme yerleştirmişim bir kez. Sizler, babalığı alınıp verilen alışılagelmiş kan gruplarından biri ile ilintili olduğunu düşünebilenler. Bir kez olsun ezberinizi bozun. Kendinizce haklı haksız tüm önyargılarınızdan bir an olsun sıyrılıp, fiziksel olarak olmasa da, aslında hep yanı başınızda, hatta hemen dibinizde olanın dizlerine sokulun bir kez. Hatta çekinmeyin; o dizlere başınızı koyun. İnanın, öyle pek zor bir şey değildir bu. Yapabildiğinizde, insan yakınlaşmasının, insanı duyumsamanızın yaşamınızın istediğiniz her anında, ha deyince bulamayacağınız bir ayrıcalık, bir farkındalık olduğunu göreceksiniz. Bir hissedebilseniz. 
 
Belediyede çalışırken şantiyede çok sevdiğim, sessiz, olur olmaz konuşmayan bir arkadaşım vardı. Bir gün, çay molasında, onu başını iki ellerinin arasına almış, belli ki içinden çıkılmaz derin düşüncelere dalmış durumda buldum. Ben o insanı, öyle bir başına tekinsiz uçurumların kenarında, öyle dipsiz kuyuların bir kuytuluğunda yalnız bırakıp, görmezden gelecek bir insan mıyım?  

Çöktüm hemen yanı başına, çay ocağına da, "bize iki demli çay" diye seslenmeyi de ihmal etmeden. Öyle dalmış ki, çay bardağını çocukça, abartılı bir biçimde karıştırmamdan çıkan sesle ancak kendine gelebildi:

-- Arkadaş, ne düşünürsün bu kadar?  Binin yarısı beş yüz. O da biz de yok.
-- Hiç soma be Oğuz abi, çok dertli, çok kederliyim. Çok. Çokk...
-- Hayrola ustam?  Karadeniz'de, okyanusta "ticari gemicik"lerin filan mı battı? 

Ben hala işi dalga dümene boğup bulanık kafasını, başının üzerinde dolanan, insana bir cahillik yaptırabilecek kara bulutları dağıtmaya çalışıyorum. "Gemicik" sözüyle de bilerek giriyorum. Daha dün öğle molasında, ilgili bakan beyfendinin biricik tosuncuğunun sahip olduğu ticari gemi filosu ile ilgili sohbetimin, çok ama pek çok hoşuna gittiğini bildiğimden... Bir taraftan da, derdine düştüğü içinden geçenleri, bana anlatabilsin diye kurcalıyorum. Ardından, şantiyede baktığımız köpek, MHP'li boyozcuya havlamasıyla dillere destan Tekila ile ilgili, yine şaka yollu şantiye dilince birkaç konu dokunduruyorum.

Sonunda başarıyorum da. Erimez görünen buzları eriyor. İç çeke çeke anlatıyor. Onun bu haline içim acıyor. Gönlümden, kirli, tozlu, o güzelim başını göğsüme bastırasım geliyor: 

-- Abi, kızım henüz ergen yaşta... (Duraksıyor, yutkunuyor)  Biz şimdi, paydostan sonra, evimize ulaşıp soyunup dökünüyoruz ya!?
-- Eee... Ne var bunda?
-- Benim o güzel bebeğim, banyoda bıraktığım iş elbiselerinin ter kokusundan nefret ettiğini söylemiş annesine. Babam, iş elbiselerini orada, ortalık yerde bırakmasın. Ne olur, ona söyleyiver demiş. Aynen böyle söylemiş; "Nefret" ediyormuş!..

Az önce yapamadığım gönlümden geçeni, bu kez yapıyorum. Yapmasam içime dert olur.  Bilirim.  İnsan ilişkilerinin olmazsa olmazlarındandır;  ille de gözlere bakmak, göz teması ve dokunma. Gözbebeklerinin rengini süzer gibi bakıp, şantiye yorgunu terli başını okşuyorum:

-- Sen böyle önemsiz ayrıntılara kafanı takma, benim güzel arkadaşım. O kız henüz bir ergen... Ergenlerin ana babaya karşı, yerli yersiz böyle istenmeyen çıkışları olur. Onların üstlerini başlarını, konuşmalarını beğenmezler. Yetinmeyip yüzlerine karşı da, pat diye söylerler. Sen, usta adamsın. Tecrübe sahibisin. Anlayışla karşıla. O kız, bir gün gelecek, o tahammül edemediği ter kokusunu, içine dert olan yürek yarasını iyileştirmek için ilaç diye, yana yıkıla arayacak. Hiç kuşkun olmasın dostum. Biricik kızına ve onun yüreğine güven yeter. Ama bunu, ona belli etmeyi de ihmal etme. Fazladan bir şey yapmana gerek yok. Göreceksin bak!

Birden yaşlı gözlerinin içi gülüyor. Kirli yüzünde beyaz güllerin tomurcukları beliriyor. Yüklü bulutlar dağılıyor belli.  Bu kez, bardağı o karıştırıyor çocukça. Yan gözle bana bakıp, muzipçe sırıtıyor. Sonra, çayından iştahla höpürtülü bir yudum alıyor. Hemen kendi sorusuna geçiyor:

-- Sen ki, demir atölyesine nice eğri demirler düzeltirsin. Doğrultamadığın dert var mıdır? Benim güzel ustam, şimdi söyle bana, sen hiç evinde böyle bir şey yaşadın mı?
-- Elbette yaşadım. Ergenler birbirlerine benzerler.
-- Hani öyle bir konuştun ki ?!  Peki, kızın yıllar sonra da olsa, bir zamanlar midesini bulandıran ter kokusunu ilaç niyetine arar olduğunu sana itiraf etti mi?

Doğrusu böyle bir soruyu beklemiyordum. Soru, şantiyede arif adam bilinen yılların ustasına çalışmadığı yerden gelmişti. Yine de kızıma olan derin, suskun ve ezik sevgimin sesini dinledim, içtenlikle yanıtladım. Verdiğim yanıt, yıllar var özlemini duyduğum, umarsız hastalar gibi yolunu gözlediğim yanıttı. Ona doyurucu geldi mi bilemiyorum ama, yanıtladım:

 -- Doğrusu, arayıp aramadığı pek bilemiyorum. Bir süredir, birbirimize öylesine uzak kaldık ki, bana sarılıp kokumun nasıl bir şey olduğunu duyumsama şansı, şu sıralar pek yok. Öyle işte  

*  *  *

Benimle aynı kan grubundan olmayan, kara yağız oğulcuğum. Tıpkı, o güzel babası gibi uykuya doyamayan oğul... Sabahın bir vakti, işine geç kalma telaşı içinde kapıya toslamışken, ayakkabısının içinde bulduğu paraya uykulu gözlerle bakan saf çocuk. Yeni yaşını kutlu olsun; doğum gününde mutlu ol. Sana gelecek kötülük bana gelsin. Ayağın taşa değmesin. 
Delikanlım. Asla benim için değil; bu gün kendin için, sevdiğin için bir şey yap. Git, en yakınındaki sevdiğin insana sarıl. Ama, öyle yalandan filan değil... Demem o ki, adamakıllı duyumsayarak. İçinde bahar dallarının yeşillenmesi, çiçeklenmesi gibi. Gaz lambasındaki alevin titremesi gibi içten. Aslında, farkında olmayarak yüreğine sarıldığın bedenin kendine özgü kokusunu içine çekerek. Aylarca görüşmemiş gibi, her karşılaştığımızda yaptığımız ve de orada bulunanları şaşırtan, hayrete düşüren uzun, sonu gelmeyecekmiş gibi görünen o uzayıp giden kucaklaşmalarımızı anımsa. O abartılı sarılmalarımız gibi yap. 

Sonra, o sarıldığın insanın sıcaklığı ile yüreğinin kuytuluklarının bir yerlerindeki, seni ondan soğutmaya çalışan buzu eritmeye çalış. Ve o, belki bir daha asla yaşama fırsatı bulamayacağın anın ateşini içinde alıkoy. Sen sen ol; ne o ateşin sönmesine, ne de yüreğinin soğumasına asla izin verme.

Hasan Oğuz Bilgen. 17/09/2020. Eşrefpaşa-Yapıcıoğlu


12 Eylül 2020 Cumartesi

KIRK YILLIK "TENEZZÜL" ETMEME HALİ.



KIRK YILLIK "TENEZZÜL" ETMEME HALİ.

Sabahın körü... Takoz telefon feryat gifan, acı acı çalıyor. Alacaklı gibi. Rutin yürüyüş için yenice giydiği bez ayakkabının bağlarını çözüyor, homurdanarak. Önceki gün geçirdiği operasyon sonrası, olası karşı aramalar için hazırladığı taslak iletisini gönderiyor alelacele:                                                                                      

 = Açsam da seni duyamam. Hijyen tamponu var. Antibiyotik damla kullanıyorum. Bana, 'cep tel ileti' yolu ile ulaşabilir misin.                                                                                                                         

"Alacaklı" yakıştırmasını boşuna yapmamış. Yanıt anında ekranda beliriyor.                                                

 = Ne oldu? Daha dün kulağındaki pamuk için, alt tarafı bir sinek ısırığı, salla gitsin dememiş miydin?

 = Isırık aynı ısırık; ne olmuş. Cavit, yapışacak kayda değer bir yerimi bulamadı, kulağıma yapıştı belki. Çok mu? Hem, sabah sabah, yana yana çaldırmalar. Sen, beni sadece, sabun kalıbına basıp kolunu bacağını kırdığında ararsın bilirdim.

 = Dalga dümeni bırak. Bir kez, Cavit değil Covit... Kulağa değil, ciğere yapışır. Bu gün 12 Eylül. Bırak yürüyüş kıvırmasını. Otur. Güne dair birşeyler söyle, birşeyler paylaş.

 = Bak kızım. Geçtiğimiz gecenin uygunsuz bir vaktinde, içkisiz kalmış alt komşum zıpır oğlanla son kalan ev yapımı şarabımı paylaştım.  Ona yanarım. Daha nesi?

 = Laf karıştırma. Eski Tercuman gazetesinin bitmek bilmeyen "Pehlivan Tefrikaları"ndan, yerli yersiz "güzellemeler"den hoşlanmadığınızı bilirim. Ama, bir tercih yaptınız. Cunta'ya diklenmek, karşısında dik durmak için kimlikler, evlenme cüzdanları filan... Birileri haklı olarak tercihte bulunmuş olsa da, aklınıza pasaport yapmak filan gelmedi. Bilebildiğim kadarı ile yani... Hiç tenezzül etmediniz. Sıvışmayayım, yılışmayayım derken mağdur oldunuz ama. Kızma ama. Sonuçta, hepinizde o günlerden bir yıkıntı kaldı. Örneğin sen. Bir gün, sular seller gibi dillenip, saydırıp döktürüyorsun. Bir gün, balta kesmez buz, kapı duvar, öldür allah ketum oğlu ketum oluyorsun. Bu bir duygu durum bozukluğu olmasın? Hani, nasıl anlatsam; bipolar durumları falan?

 = Bak gülüm. Biz de, öyle şeyler olmaz!  Benim kırk yıldır, Müjgan'a aşkım aynı aşk, Kenan'a ettiğim bağrı açılmadık küfür aynı küfür.  Olsa olsa, "uyum durum bozukluğu" olabilir. Her ne yaptımsa dijital arkadaşlıklara, sanal alemlere alışamadım. Bir akıllı uslu telefon bile alamadım. Ha, unutmadan, biz mağdur değil tarafız. Kavgaya bilerek girdik. İki tokat yedik diye ağlamadık, ağlamayacağız. Anadolu'da bir söz var; "Döğüşte şamar aranmaz" diye. Huyum kurusun, oldum olası bu sözü çok, ama pek çok severim.

 = Şakaya boğma. Ne dediğimi, ne anlatmak istediğimi gayet iyi biliyorsun. Böyle davranırsan, seni bir daha aramam. Yalnızlığına boğulur, yine duvarlarla konuşur durursun.

 = Bak; kızım dedim olmadı, gülüm dedim olmadı. Yeter artık.  Ben 12 Eylül'le ilgili hiçbir şey söylemiyor, hiçbir şey paylaşmıyorum. Benimle ilgili takıntıların, kuruntuların yüzünden daha sabah yürüyüşüme bile başlayamadım. Burada, ayak üzeri geçirdiğimiz dakikalarda, üşenme, aç bak, 12 Eylül'le ilgili kaç paylaşım, kaç güzelleme, kaç ağlak yakınma yapılmış gör. Yetmez mi? Onları oku, idare et. 

Biz, anılarımız belleğimizim bekçileridir dedikse, onları ortalık yere dökelim, üç kuruşa satalım demedik. Bu bir. İkincisi: Bizler, onları aşabildiğimiz sürece ayakta kalabileceğiz. Yaşananları hiç olmamış gibi, 'mış' gibi yapıp unutmak, yok etmek isteyenlerse altında kalacak.  Takoz telefonumun şarjı her an bitebilir. Beni yanlış anlama. Dertlerimi aklında tutma unut, beni unutma.

.  .  .

Bu telefon ileti muhabbeti hiç olmadı, sabahın köründe arayan kırk yıllık bir eski dostun hiç olmadığı gibi. Tüm hikaye bir koca masaldan ibaretti. 

Gerçek olan ve asla yalan olmayan, her koşul ve mekanda sıvışıp yılışmamamız, kırk yıllık tenezzül etmeme halimizdi.

Hasan Oğuz Bilgen. 12/09/2020. Diyarbakır-Devegeçiti

 

3 Eylül 2020 Perşembe

VE ASIL BİZ SİZLERDEN ÖZÜR DİLERİZ...

NE ADALETTE, NE SAĞLIKTA ARADIĞINIZ YETKİLİYE ULAŞILAMIYOR !?

"Mobil telefon ya kapalı, ya da kapsam alanı dışında..."  

Hangi cebimize sığdıracağımızı bilemediğimiz cep telefonlarının çıktığı yıllarda, sistem operatörünün kanıksadığımız, bu kısa ve öz klişe uyarısını çok duymuşuzdur.

.  .  .

İstanbul Barosu binasının ön cephesini kaplayan devasa bir pankart. 

Üzerinde düğmesi olmayan, yani hiçbir şahsın ve makamın önünde iliklenmyen kırmızı dik yakalı cübbesi ile siyah saçlı genç bir kadın. Oldukça ciddi bir yüz ifadesi ile, belli ki sağır sultanlara bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Pankarttaki genç kadın avukat Ebru Timtik... 

Artık yaşamıyor. Yani bundan böyle, adil yargılanma gibi bir sıradan ve insani bir taleple kimseleri rahatsız edemeyecek, kimselerin keyfini kaçıramayacak! 

Sağır sultanlar aynı "devlet ciddiyeti", aynı kararlı ve nobran duruşları ile suspus... Ne ki, ne taş ne gül uzaktan gelmiyor. İlle de dostun attığı gül yaralıyor darda olanı. "Yapmayacaktı, zaten istedikleri o, kendine yazık etti" serzenişleri. Yapmacık, ağlak yüzler. Vah vah'lar... Yaraların ne denli yürekleri ezip acıttığını dar ağaçlarına onurla tımanıp, orada dimdik durup sonlarını bekleyenler bilir. Daha yapacak bir şeyleri olmayanlar, baş vurabilecek başka bir yöntemi kalmamış olanlar. Bunun ne demek olduğunu en iyi, zamanın bol mekanın dar olduğu ceza evlerini yaşayanlar ve onların yakınları bilir. 

Artık pek bi ciddi, pek bi mühim yaldızlı laflar etme işgüzarlığını, yaşamın kendisi gerilerde bıraktı. Benim güzel avukatım, sen bizim ellerimizi yeterince tuttun.  Biz senin ellerini gereğince tutamadık. İşin gerçeği, itiraf edilmesi gereken bu. 

Kahrolası günlerde, yeterince, gereğince tutamadığımız eller sadece Av.Ebru'nun, Av.Aytaç'ın elleri mi?

Mart 2020'den bu yana, en ağır en korunmasız çalışma koşullarında, işin kötüsü Covit'le mücadelenin yetersizliklerinin sadece kendilerinin omuzlarına yüklenildiğinin, günah keçisi olduklarının ayırtında olarak, yine de pes etmeden, gık demeden, bizler için çırpınan doktorlarımıza, sağlık emekçilerimize ne demeli?  Onların güzel yüzlerine, gül yüzlerine nasıl bakmalı?  Bize uzanan eller ki... Hala ve ısrarla Ayasofya pişkinliğindekilerin vurdumduymazlığı, altı okka asker uğurlayanların, düğün dernek halay çekenlerin cehaleti sürerken, o öpülesi ellerin sahipleri kendi canlarından geçip bizim canlarımız için didinip durdu. Mart'tan bu güne, Batı'nın 'imrendiği, hatta kıskandığı' o "koca devlet"in unutkanlığında, insanlık için yaşamlarını yitiren hekimlerimizin adları kayıtlardadır. 

Daha dün, onların tuttuğu gibi ellerinden tutamadığımız hekimlerimiz, Hasan Aslan, Kerim Koçoğlu, Nevruz Erez, Muhammed Mushava ve Şenay Şahin hüzünlü ölüm ilanlarındaki fotoğraflarından, adeta kör gözlere bakıyor, sağır kulaklara sesleniyorlar.  "Her şeyi sizin için yaptık. Elimizden gelen budur. Bizi bağışlayın..." dercesine. TTB, Covit'le mücadelede ölen, öldürülen, saldırıya uğrayan, tehdit edilen kadın sağlık emekçileri için beş gün boyunca siyah kurdele takmaya davet etti.

Asıl, biz sizlerden özür dileriz. Ne yapalım, bizim de elimizden gelen budur.  Bizi bağışlayın. Beş gün boyunca siyah kurdele takacağız.

Yılların belediye emektarı demirci Arif usta da, bakılabilmek için piyasacı sağlık sisteminin dayattığı "Ek Ödeme"ye kıydı parasını... Covit-19 korkusundan altı aydır gidemediği KBB'na, duymayan kulaklarını baktırmaya gidecek. 

Ve elbette, yakasında siyah kurdele ile.

Hasan Oğuz Bilgen. 15/09/2020. Seferhisar-Ekoköy     

25 Ağustos 2020 Salı

KÜBA KADINLAR FEDERASYONU (FMC) 60 YAŞINDA.

                                                                                                                                                       Depo Photos

FMC 60 YAŞINDA... KADINLARIMIZA MORAL ve ARMAĞAN OLSUN.

Atasözleri, toplumun yaşam deneyimlerinin damıtılmasından çıkan özlü ve çarpıcı sözlerdir. Yaşanan olaylar öğütlerden daha etkilidir, anlamında olan "Bir musibet, bin nasihatten yeğdir" sözü gibi. 

2011 yılında, Artvin Hopa'da, doğanın dengesini bozan, yıkıma uğratan, uğratacak olan HES'lere karşı yapılan protestoda, bir öğretmen yakasını bağrını dağıtmış adeta yalvarmaktadır: Sorun bitecekse, alın beni götürün. Ama, bunu Karadeniz'e yapmayın!  Ceberut devlet bu, dinler mi?  Sonuçta, sıkılan biber gazı nedeniyle kalp krizi geçirip yaşamını yitirir Metin hoca. Oysa, "bunlar olmasın, yapmayın" diye dövünürken, çok şey mi istemişti?  

Aynı gün, aynı mitingde, bir başka doğa sevdalısı, ülkesine, ülkesinin taşına toprağına aşık bir başka duyarlı yurttaş daha vardı. Aynı polis müdahalesinde kalçası kırılan, Halkevleri'nden Dilşat Aktaş...    

 .  .  . 

Bizi yöneten, kaba tabirle söyleyelim "her koşulda bir güzel idare eden" devletin en üst düzeyindeki kişinin, yüklendiği görev ve sorumluluklarının önemini, anlamını, ciddiyetini düşünelim bir kez... Hemen ardından, demokratik bir protesto mitinginde sesini duyurma ve mevcudu kınama/ eleştirme hakkını kullanan bir kadın yuttaş için kullandığı " Kız mıdır, kadın mıdır. Polisimize karşı geliyor, aracın üzerine çıkmaya çalışıyor" sözlerini... 

Bizler, Covit-19'un aşısını, -salt kendi insanı için değil, tüm dünya insanlığı için de- bulmak üzere olan, kimi cahillerin burun kıvırıp geçtiği, Karayipler'de bir adada yaşıyor olsaydık... Halkının sağlığından ve geleceğinden kendini sorumlu tutan üst düzey yetkili, şöyle konuşurdu: 

" Tez soruşturun. İtiraz etme, eleştiri hakkını kullanan insanların üzerine, devletin aracını süren o görevlinin derdi neymiş?  Ruhsal bir sorunu yoksa, derhal görevden alın."  Geciktirmeden eklerdi:  " Bilim insanı, halk ne diyorsa, odur!  Yoksa, ilgili bakan adres beğensin!"                                                

.  .  . 

Ağustos 2020. Abartısız her dereye kurulan HES'ler, sırf rant için ölümcül imar politikaları, "Tabiat Ana"nın sabrını, sel sularını taşırdı. Yer, Giresun-Tirebolu... Sonuç, yaşamını yitiren altı yuttaşımız ve adı sanı, sayısı bilinmeyen kayıplar. Menfez uyarısı dikkate alınmadan yapılan yolun, sel sonrası görüntüsü tıpkı bir felaket filminden fırlamış gelmiş, kösele suratlara vurmuş gibi. 

Ne demişti, Metin Lokumcu?  Öyle, çok ciddi, yaldızlı bir laf filan değildi söylediği. Sadece: "Bunlar Olmasın..."

"Adres beğensin" dediğini düşlediğimiz bir devlet başkanının ülkesinde yaşamak, yine bir düş gibi...

Kıskanmıyor değil insan. Şu, para için başına olmadık çoraplar örülen, savaşlarla, yıkım politikaları ile talan (aslında içine) edilen yerkürenin, kimi coğrafyalarında, bizim düş gibi, şaka gibi kafamızdan geçenlerin gerçeğini yaşayan şanslı insanlar da var.  

Küba'nın kurucu önderi Fidel Castro ile dayanışma öncüsü ve hak savunucusu Vilma Espin'in birlikte kurdukları Küba'lı Kadınlar Federasyonu (FMC), kadın haklarını ve cinsiyet eşitliğini savunma yolunda 60. yılının coşkusu içinde. Bir bakıma, kendi ülkelerinde 60 yıl önce temellerini attıkları "İstanbul Sözleşmesi'ni kutluyorlar.

Aynı kutlamalarda, KKP Genel Sekreteri Raul Castro'nun, FMC yöneticisi Teresa Amarelle'ye "Küba Devrimi'nin sürmesinde önemli etksi olan FMC'nin, toplumsal cinsiyet eşitliğinin savunulmasında olsun, cinsiyet ayrımcılığına ve kadına şiddete karşı verilen mücadelede olsun, yeri ve önemi büyük. Ayrıca, Covit-19'a karşı verilen uğraşta, gösterdikleri sabır, kararlılık ve çabadan ötürü de, Küba'nın emekçi tüm kadınlarını kutluyorum."* mesajı, aslında tüm kadınların göğsünü kabartmalı. 

Ardı sıra, devlet başkanı Miguel Diaz-Canel'den gelen, "Olağanüstü çalışmalarıyla dünyanın gözünü kamaştıran Küba'lı kadınları, yaşamı savunan, yorulmak nedir bilmeyen, Covit-19 aşı adayı Soberana ve diğer ilaçları araştırıp bulanları, bilim insanlarımızı, doktorlarımızı, hemşirelerimizi kutluyorum. FMC'nin 60'ıncı yaşı kutlu olsun"** açıklaması, Raul'un mesajını taçlandırıyor.

Yerkürenin, kadınların yerlerde sürüklendiği, olmadık acıların, eziyetlerin çektirildiği ve en vahşi ölümlerin yaşatıldığı Türkiye coğrafyasında, Küba'lı Kadınlar Federasyonu' nun 60 yıllık ders alınası mücadelesi, kadınlarımıza moral ve armağan olsun.

Hasan Oğuz Bilgen. 25.08.2020. Eşrefpaşa-Yapıcıoğlu


________________________________________________________________________

* ve ** Kaynak:  BirGün. Dış Haberler Servisi. Fotoğraf Depo Photos.

23 Ağustos 2020 Pazar

ÖZGÜR USTA' NIN BEKLENEN MÜJDESİ

 

 ÖZGÜR USTA’ NIN MÜJDESİ.

“Ters giymişsin” dediğinizde, yüz ifadesi içinizi acıttığından anlatılması zordur. Anlaşılmaz bir utangaçlık, uygunsuz bir hareket yapmış, yakışıksız bir davranışta bulunmuşçasına ‘beni bağışlayın’ hali. Biraz da, cahillik işte ne yaparsınız ezikliği.

Genellikle dikkatle dinleyen, saygılı ve suskun biridir. İşleri kusursuzdur. Yaptığı kaynak, sözü ve özü gibi sağlamdır. Çattığı profiller, lama demirleri, eğilip bükülmeyen yaşamı gibi doğru ve diktir. Övünmez, ama yapar. Uyumlu, uyar hali çay-yemek molasında da, paydos saati kart basma kuyruğunda da aynıdır.  

*  *  *

Yapılmayası memleket ziyaretinden sonra, sözleri solgun ve kırık. Gözlerinde bir yorgunluk.  "Ana baba yaşlı gitmesen, ata toprağıdır yüz sürmesen olmaz. Oldu bir kere." Yapma usta?!    " Biz ne öğrenmiştik;  önce akıl/ bilim, sağlık/ güvenlik değil miydi?"  Doğrudur, der gibi;  gözleri yerde, yüzünü düşürdü düşürecek. Ne var ki, eleştiriyi kaldıracak ruh halinde değil: "Sen ki, sıkı koşucuydun. Yakalana yakalana, şu kıytırık Cavit’e mi yakalandın? (Cavit, Özgür’den de zayıf, çelimsiz biri.) Yüzünü kaldırıyor yerden, siyah gözlerinde beyaz güller... Konuyu şakaya boğduğunuzun gayet ayırtında. Gülerek:  "Ah benim güzel abim, soluğum kesildi de yakalandık namıssıza."      

Bak, moralin yerinde; dönelim tekrar öğrendiklerimize:  Haklı kazanacak, haksız ve zalim olan kaybedecek miydi?  O zaman, sana haksızlık yapan, hak etmediğin acıları yaşatan Covit’i yenecek, ona külahını ters giydireceksin.  Senden beklenen müjdeli haber budur.  

 *  *  *

Güzel ustam, Varto’lu kardeşim. Hele, bu müjde senden bir gelsin.  Bu gün için, gereğince, yeteri kadar üretimden gelen gücünün farkında olmayan, işçi sınıfından daha ne müjdeler gelecek bak:

An itibari ile, bu topraklarda aç gezen, açıkta yatan ve dahi işsiz tek bir insan kalmamıştır müjdesi gibi.

Örneğin, şöyle:   Ey halkımız, savaş örgütü Nato’dan çıkılmış olup, ülkeyi emperyalistlere bağımlı hale getiren tüm utanç verici sözleşmeler, tüm ikili antlaşmalar feshedilmiştir. Bundan böyle hiçbir yabancı şirket, bu memleket toprağında, arka bahçelerinde gezer gibi gezemeyecektir. Yerli işbirlikçileri de insanlıktan nasiplerini almaları için, Thomas More’un Ütopya Adası’na sürgüne gönderilmişlerdir.

Ya da:  Bu günden tezi yok; dışarıdan hibrit tohum getirtilmeyecektir. Ata tohumu dışında tüm melez tohumlar yasaklanmıştır. Bu günden itibaren, yerli tohum ekilecek, ektirilecek ve de doğal tarım desteklenecektir. Eski uygulamalar, gayrı-milli tohum yasa dışıdır. Tersini yapanlar, yine bu gün çıkarılan Köylünün ve Yerli Üretimin Korunması Yasası gereği vatan hainliğinden yargılanacaklardır.

Ayrıca, Cumartesi Anneleri'mizden, onlara bu güne dek çektirdiklerimizden ötürü çok özür dileriz.  Yıllardır aradıkları kayıplarının akıbeti ve yakınlarının nerelerde gömülü oldukları, ad ad, parsel parsel, resmi gazetenin bu günkü sayısında, ayrı ayrı dosyalar halinde açıklanmıştır. Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı tekrar özür dileriz.

Bu güne dek, ellerini kollarını sallayarak aramızda dolaşan, üstelik arsızca sırıtan tüm kadın katilleri hak ettikleri en ağır cezalara çarptırılmışlardır. Çok, ama çok özür dileriz. Artık, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği uygulanacak, bu günden sonra hiçbir erkek, bırakınız kadına silah çekmeyi onun tırnağının ucuna dahi dokunamayacaktır.  Erkek Egemen Sistem’e  son verilmiş olup, onu savunmak, çıkarılan ilgili yasa ile suç kabul edilmiştir. Özellikle de, İstanbul Sözleşmesi, kabul edilen ilgili yasanın ve dahi mevcut anayasanın güvencesi altına alınmıştır. 

Yöre halkının ve onun sivil kuruluşlarının izni ve onayı olmadan, tek bir ağaç kesilmeyecek, hiçbir kuş yuvası ile oynanmayacak, hiçbir carette caretta ailesi rahatsız edilmeyecek ve de hiçbir derenin yatağı değiştirilemeyecektir.  Koruma altına alınan bu değerlerle ilgili olarak, potansiyel tehlike oldukları tespit edilen MUÇEV yöneticileri de, orada kendilerine verilecek doğa ve insanlık derslerinde eksiksiz bulunmaları koşulu ile, yukarıda adı geçen Ütopya Adası'na sürgün edilmişlerdir.

Bir başka müjdeli haber:  Mevcut hukuk düzenini çiğneyerek, haksız yere mahkum ettiğimiz ve bu yüzden ölüm orucuna yatan Av.Ebru Timtik ve Av.Aytaç Ünsal tahliye edilmişlerdir.  Bir daha, böylesi hukuksuzluklara asla izin verilmeyecektir.  Hiçbir gazeteci, aydın, sanatçı, yazar ve öğretim üyesi, düşündüklerinden, söylediklerinden, yazıp çizdiklerinden ötürü hapse atılmayacaktır.

*  *  *

Atölyenin suskun çalışanı, esmer çocuk.  Daha onlarcasını sayıp, ortaya dökebileceğimiz ne özlemlerimiz var, biliyorsun.  Şunu da bil ki, bunlardan hiçbirinin gerçekleşmesi, senin Covit karaçalısından paçanı kurtarmaktan kolay değil.

Öğle aralarındaki uzun, neşeli sohbetlerimizi anımsa. Ve, ilk söylediğinde hiçbirimizin bir şey anlamadığı,  Arif Usta’nın “Mutlu aşk da, kolay devrim de yoktur” sözünü.  Anımsa ki, yüzün gülsün, güçlü olasın.

Hasan Oğuz Bilgen. 23.08.2020. Varto-Hoşan Köyü. 

  

16 Ağustos 2020 Pazar

MEKSİKALI DOSTUM TEKİLA "ADİOS"

 DOSTUM TEKİLA ‘ADİOS’!

Bu güne dek ‘kadim’ sözcüğünü hiç kullanmamışsınız.  Dahası, başına bu sözcüğü getirdiğiniz bir dostunuz bile olmamış. Bencileyin, bu biraz da eski ağızla, ‘ihtiyatlı’ olma hali. Zayıf yerde, yanlış zamanda kullandığınızda, geri dönüşü, geri dönüşünüz olamıyor.  Sözün özü, sözcük -o taş misali- yerinde de ağır, savrulduğu, gittiği yerde de ağır. Ölçülü, seçici olmak yararlı…

Derken, kendinizi TDK sözlüğünü karıştırırken yakalıyorsunuz. ‘Çok eski, ezeli ve başlangıcı olmayan’  diye yazmış, dil uzmanı.  Orada, bir yakalanma daha oluyor; dün ‘başlangıcı’ belli olan, -elli yıllık- dostunuza yaptığınız doğum günü kutlaması.  Tık yok… Neyse ki, başına kadim getirmemişsiniz. İyi yanı bu. Komik yanı;  iletiyi başka dostların beğenmesi.  Sanal alemin ne menem bir şey olduğunu, oldum olası anlayamadınız gittiniz!?

Başınızı, kalemin silgi tarafı ile kaşırken, çakan şimşek birkaç yıl önceye götürüyor. Orada bir yerde, günün her saati -özellikle insanlara karşı- dikkatli, her kemik atana önce ters bir bakış fırlatan, başı gibi kuyruğu her daim dik, patlak egzozlu arabalara homurdanan bir canlı duruyor. Birileri ona köpek diyor. Sizinkisi sevmekten öte bir şey. ‘Tekila’ diyorsunuz. Onunla yollarınız kesiştiğinde 5-6 aylıktı. Abartısız tam bir hafta boyunca, size havlayıp durmuştu.  O bir haftalık huysuzluk halinde, öncelikle onu “satan” ilk sahibine ver yansın, şimdikine de amansız bir öfke vardı.  Sonunda, her ne olduysa, aslında Cengiz Aytmatov hocanın -Sevgi Emektir- sözünün kanıtlanmasından başka bir şey olmayan, adına dostluk, yarenlik denilen bir gerçeklik çıktı ortaya. Belediye veterineri çocuk, aşılarını yaptıktan sonra kimlik defterine ‘Meksika finosu’ diye yazar.  Hepimizi güldüren bir espri yapmaktan da geri durmaz: “E. Zapata’nın adamı belli… Yerinde duramıyor;  Meksika dağlarına alışmış bir eşkıya.”

Parlak siyah renklidir.  Çenesinin altından göğsüne, oradan ön ayaklarının arasına dek inen, ince uzun bölge yine parlak beyaz tüylerle kaplıdır.   İkinci aşısını yapan aynı veteriner, esprisini sürdürüyor:  “Soylu ve de gururlu hayvan canım.. Şantiye koşullarında bile kravatından vazgeçemiyor!”

Tekila’nın ilk yaş gününü şantiye hurdalığında kutlarlar; evi oradadır. Tel boyunca ağızları sulanarak hurdalığı süzen, düzenin eseri esmer çocukların         -göz açtırmayan- amansız takipçisidir Tekila… Sonra, bir başka şantiye, başka emekçi dostlar. İşçileri nedense pek sever. Gri iş giysilerinde aynı ortak iş gücünün, aynı vücut terinin aynı kokusu vardır. Tekila, kendisine ‘merhaba’ diyen, paslı sakallı adamların yırtık, sarı iş eldivenlerinden gözlerini alamaz. Mutlaka her birinin gözlerinin içine içine bakar. Havlamaz.

İlk bakışta Tekila, ‘ters, kızgın, huysuz’ bir hayvandır. Sabahları börek, boyoz satan, alın teri deyip işçinin de sahiplendiği sessiz, dilsiz biri vardır.  Garibim, satılmayan, gevreği boyozu, çoluğuna çocuğuna götürmez;  her kezinde getirip Tekila’ya verir. Bu, aylarca böyle sürer.  Tekila, yalakalık yapacağı yerde, ortalığı yıkar, zincirlerini koparacak olur. İşçi, ‘Tekila bu işte… Asabi hayvan!’ der geçer. Ta ki, kolladığımız adamın, ‘iki ayaklıların merkez ilçe teşkilatından’ olduğu anlaşılana kadar!.. Bizim demirci Arif’i yatar halini gören yoktur.  O gün, koca usta gülmekten yerlere yatar.

İçindeki -şaşkına dönmüş- Tekila ile birlikte, suntadan yapılmış koca kulübeyi havalara kaldıracak olur.  

Onun yaşamı da, çokça sizin sürgün tarzı gurbetçi yaşantınıza benzer. ‘Yazgı’ diye bir şey varsa, belki de budur. “O şantiye senin, bu ev benim” mealinde bir yaşantı. Tekila, dostunu asla bırakmayacaktır. En son, bahçesinin önüne bağlandığı kiralık ev. Sabahın köründe işe gidiyorsunuz. En azından kendini koruması için, zincirini çözseniz bir türlü, çözmeseniz…  Bağlasanız size küser, gelen geçene sarar, patlak egzozlu motorlara köpürür. Yan komşu, belediye zabıtası Osman’a iyice gıcık olur. Dayanamaz bırakırsınız…  Meksika dağlarının serbestliğini bir türlü unutamamış özgür ruh, zamanla aylaklığa alışır.  Siz, bir akşam vakti, çok sevdiği yiyeceği ‘gril ızgara’ ile birlikte  -biraz mahcup- alelacele geldiğinizde artık çok geçtir.  Yoktur..  Terk etmiştir.

‘İkinci tekil şahıs’ tan, ‘Birinci tekil şahıs’ a…

Tekila beni, böyle bir ağustos sıcağında bırakıp gitti. Haytam benim. Tutsaklığı ve yalnız bırakılmayı içine sindiremeyen özgür ruhum.  Nasıl desem, nasıl anlatsam?  Siz şimdi, gözleri kör olsun o şarkıların, hep karşı cinse bestelendiğini ve hep karşı cinsi anımsattığını mı sanırsınız?  “Geç buldum, çabuk kaybettim” der biri. “Kapın her çalındıkça, o mudur diyeceksin” diye kendine sorar bir diğeri.

İnsan ya da hayvan.  An gelir, düşlerinden, kendinden sakındığı canını bile ardına koyar gider.  Böyle de bir yakıcı gerçeklik olduğunu, tam da bu denli sıcak günler öğretir adama. İkimiz için de belki en iyisi. (Bir Yeşilçam repliğini yinelemiyorum) Ya ölüm ayırsaydı, ölümünü görseydim. Dayanamazdım.

Pek emin değilim de;  yaşıyorsan benden yana endişelenme.  Bildiğin gibi, sürgün hayatım devam ediyor.  Sevgili ülkemin şu sıcak gündeminde,  ikliminde, bu güne dek kaldığım mekanların en iyilerinden birinde olsam da, dostların bolca olduğu o zamanları özlemiyor değilim. Neyse ki, başımda, en azından infazımı koruduğunu sanan komik bir memur yok.  Çarşıya çıkmak için dilekçe filan da vermek zorunda değilsin. Cavit’ten (Pardon, Covit olacaktı.) ürküp tırsman gibi bir zayıflığın yoksa kendini yollara vurup, alt sokaktaki emekli parkında pinekleyebiliyorsun. Tam bir “azatlık”, bir bakıma gözden çıkarılmışlık durumu anlayacağın. 

‘Nicelerini yattık, cezamız yine de bitmemiş’ dedirtse de;  an itibari ile  yaşamımın  iyi tarafı bu kadarla da değil.  Bardağın dolu yanı, ‘Mavi Gözlü Dev’in çok sevdiği karısı Münevver’e mektubunda,  “Okumayı söküyor tembel oğlun” diye yazdırttığı güzellikte.  Yakınımda, semtin adı ile anılan bir üniversite hastanesi olduğundan, sana söz etme fırsatım hiç olmadı. Bir de benim, sanal engelli halimle dalga geçer, alay eder canım dostlarım. İnanmayacaklar. Oranın, Anatomi AB.D. başkanlığı ile yaptığım çok eski bir sözleşmenin,  int. üzerinden güncellemesini bile yapabildim. Üstüne üstlük “teyit” bile ettiler.

*  *  *

Meksikalı dostum, sevgili Tekila’m.  Şimdi tüm bunları geçelim. İnanan inansın ki, bu kadar laf kalabalığına, bırak demirci ustasını onun çırağı bile itibar etmez. Klişe bir söz var, bülbülün çektiği dili belası diye. 

Son bir kez.  Sen biliyorsun;  bir türlü ayrılamadığım şantiye akşamlarında seninle derdine boğulduğum bir konu var. Gözlerimin içine bıkıp usanmadan dakikalarca “sen ne biçim adamsın” dercesine yürekten bakabilen bir sen vardın.  

Şimdi bak. Yangın yeri uykularımın, alacakaranlık kuytuluklarında hep aynı düşü görür oldum.  Aynı düşün aynı yerinde, henüz yaşını doldurmamış iki yavru var. Her kemik atana yılışıp yalakalık yapmayan, başı dik kuyruğu dik, ne rastlantıdır her ikisinin de boynu beyaz kravatlı iki suskun siyahi…

Şimdi, söyle bana.  Söz, aramızda kalacak.  Yavruların mıdır onlar?

 

Hasan Oğuz Bilgen, 16.08.2020. Mağnissa-Üçpınar Beldesi.

10 Ağustos 2020 Pazartesi

KIRK KATIR MI, KIRK SATIR MI?

Karikatür-Bahadır Boysal-Gözleri Tamamen Kapalı


PEK AÇIK SEÇİK OLMADI; COVİD-19'un ATEŞİ Mİ?  DÖVİZ'in ATEŞİ Mİ? DİYELİM.

Katliam bayramının kucaklaşmalarının sonrasında, "Salt Erzurum, Antep, Urfa'da artış var" avunmasını, Manisa SES şube başkanının açıklaması boşa düşürdü. 'Sağır Sultan' ne der, ne yapar bilinmez de.  Açıklama aynen şöyle:  "Manisa'da virüs bulaş oranı üçe katlandı."

Vahşi rant sisteminin Beyrut Limanı -tozu dumanı henüz havadayken, sevgili ülkemin semalarında da aynı belirsizlik, aynı toz duman.  Düğün-dernek-plaj sefaları, altı okkalı asker uğurlamaları gırla gidiyor. Yeterli/ gerekli testleri yapması gerekirken, "maske-mesafe uygulamadığı" gerekçesi ile yurttaşı günah keçisi yapıp topu halka atan ve de suyu bulandıran siyasal erkin yaptığı tam bir yüzsüzlük ve pişkinlik örneği.

Madalyonun diğer yüzü döviz kurundaki şahlanış.  Bir şahlanış ki "ekonomide tırmanış" yalanının acemi sürücüsünü doru atın terkisinden alaşağı ediyor. Doru atın seyisinin değil, işin ehli ekonomi uzmanının deyişi bu! Şaka değil: Döviz kuru arttığı için, üç kuruşluk birikimi ile para kazandığını sanan güzel emeklim. "Döviz bir kuruş arttığında ülkeye -halkın, yani senin cebine- maliyeti 1,2 milyar lira." 

Azıcık gözünü aç!  Ödemesi döviz kuru üzerinden taahhüt edilen, devlet garantili yap-işlet-devret ihalelerinin hortumcularının ve dahi yamyamlarının ağız salyaları handiyse üzerimize bulaştı bulaşacak.

Ha.  Bu ara, bir peri masalı daha çok kötü bitti. Hem de çok kötü!?  Hani şu "Yerli Ekonomi" masalı... Pek bi 'yerli'miz Sabancı'ya ait TEMSA döviz şahlanınca, borç batağına girdi garibim!  Borçlarıyla birlikte İsviçre'li bir çok uluslu şirkete satılıverdi. 

Harbi yerli YÖRSAN... Hani şu, önceki yıllar işçisini cıs cıbıl kapı önüne koyan 'yoğurtçu başı'!  Dubaili yandaş Araba gitti. Bu arada, Yörsan'ın eski sahibi Yörük'ler, "yürü ya kulum" gazıyla inşaat sektörüne daldı. Kuş misali, bir daldan öbür dala. 

Son masal patlaması, TV'lerden çocuklarımızın iştahını sömüren 'Nutella'.  Sahibi İtalyan Ferrero, 2014 yılında bizim Oltan Gıda'yı alınca, fındığın hem dış satımcısı, hem dış alımcısı oluverdi.  Ne denir?  Alan memnun satan memnun.

Konu derin... Uzatmanın alemi yok!  Alan da satan da hoşnut. Klinik vaka CHP'de "İnce" hesaplar... Muhalefet cenahında kimsenin kimseyi dinlediği, "Hep birlikte yürümek" gibi, 'günah keçisi HDP'nin ne dediğini, ne yapmak istediğini anlamaya çalışmak gibi bir derdi yok...

Neyse ki, demirci Arif usta yetişiyor imdada:  "Bırak ciddi lafızları. Ya damardan gir; 'Seni Sevmeyen Ölsün' sosunda bir şey koy.  Ya da, ülkem insanın profili ile örtüşen bir geyik fıkra anlat, yeter..." 

Her daim ustaya, ustalara saygıdandır. Ustanın ilk önerisi biraz arabesk kaçacaktı. İkincisini pas geçemememiz boynumuzun kıldan inceliğindendir:

Adamcağızın birinin canı bara gidip birkaç kadeh içmek istemiş. Barlar sokağında gezinirken, bir tabela çarpar gözüne: Yüksek Teknoloji Barı!?   Meraklanmış ister istemez. Girip anlamak istemiş. Bakmış ki, barmen bir robot. Robot gayet nazikçe yaklaşmış bara ürkekçe ilişen adama: "Hoş geldiniz beyfendi, zeka düzeyiniz?"  Şaşkınlıkla "180" deyivermiş. Robot hemen bir malt viski vermiş. Nükleer fizik, pnömatik sistemler, yapay zeka, ozon tabakası, briç oyunları, satranç ustalığı gibi konulardan söz açmış.

Zevkli bir gece geçiren adam, ertesi akşam aynı bara gitmeye karar vermiş. Yalnız bu kez, zeka düzeyine ilişkin soruya "100" olarak yanıt vermiş. Robot hemen devasa bir bardak dolusu bira getirmiş. Futbol, at yarışı, emeklilik düşleri gibi konulardan söz edip, açık saçık fıkralar anlatmış. Hatta bir ara sarhoş taklidi yapmış filan...

İyiden iyiye keyiflenen adam, ertesi akşam aynı bara tekrar gitmiş. Ne var ki bu kez, robotun zeka yaşı sorusuna "20" diye yanıt vermiş. Robot hemen bir koca bardak dolusu ayran koymuş önüne. Adeta fettan bir kadın edasıyla kırıtarak:  Eeee?  Naapçezzz?  Yine AKP'ye vercez de mi?

.  .  .

"Naapçezz", "Ne olacak bu memleketin hali?" v.b. gibi kanıksanmış sorular, sevgili ülkemin genel fotoğrafını karakterize eden, kimi ülkem insanının profilini ele veren klişelerden. 

Sorun ez cümle, Mahir öğretmenimin deyişiyle aynıların aynı yerde olabilmesinde.  Ayrılar zaten ayrı yerde olacak. Konu 1976 yılı Lice Depremi sonrası, Lice-Diyarbakır yürüyüşünde olduğu gibi aynıların aynı yolu hep birlikte yürüyebilmesinde.

Hasan Oğuz Bilgen, 10/08/2020, Bağlar-Diyarbakır.