30 Haziran 2020 Salı

BİRLİKTE YÜRÜMENİN GEREKLİLİĞİ ÜZERİNE (3)

YA DA HİÇBİR ŞEY YAŞANMAMIŞ GİBİ ("MIŞ"gibi) YAPMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ.

Önceki yazıdan ( 2'den ) devamla:  1976 Lice Depreminin sonrasında yapılan çok uzun miting/yürüyüşte yolun çetin ve dahi sonucun 'muhteşem' olduğu yazıldıysa da...

Diyarbakır'ın Dağkapı alanına girdiklerinde 'esmer-sert' gençlerle, ülkenin batısından gelmiş 'narin-kibar' devrimcilerin adeta etle tırnağa benzedikleri, Dağkapı'nın birlikte başarmanın tadının çıkarıldığı bir bayram yerine döndüğü ve sonuçta finalin görkemli olduğu filan söylense de...
.  .  .

Lice-Surkent yolunda yaşananlar, yürürken tartışmanın zorluklarının yanı sıra, olması gerektiğini de, bir arada olmanın aciliyetini de kanıtlar gibidir. Surkentin Seyrantepe girişinde coşku dorukta, adımlar tabanların şişmişliğine inat daha bir kuvvetlidir.

O anda olan olmuş, "Bağımsız Türkiye" sloganı atılmıştır.  Ortalık bir anda buz keser. Söz de yerini bulmuştur. Esmer gençler onay vermez, daha da sertleşir. Öyle ya, içinde bulunulan bölge mevcut "Misak-ı Milli" sınırları içinde bir "sömürge"dir.

Böyle olunca slogan da yanlıştır! Yeri değildir! Ancak aklın yolu da birdir. Yazgı birliği yapmanın, omuz vermenin töresi, siyasi terbiyenin gereğindendir. Aslolan hedefe, Dağkapı'ya varmaktır. Başarırlar da. Alandaki heyecanlı kucaklaşmanın bir yerinde, o güne dek, o topraklarda hiç duyulmamış "Mahir, Hüseyin, Ulaş" belgisi ortalık yere bir ses bombası gibi düşer. İlginçtir. Tarihseldir. Tanıkları yaşıyordur. Ve ne enternasyonel bir durumdur. Gür sesin sahibi Siverek'li Davut, namı-diğer Şirin adında cesur mu cesur, tabusunu yıkmış lakin esmer bir gençtir.

Bölgede alışılmadık şiar, öncekinden daha soğuk rüzgarları estireceği yerde kabul görür. Böylece bir şey daha başarılmıştır'Ayrı'yı bahane etmeden, aynı yanları öne çıkararak, aynı yolu adımlamanın zorunluluğu.
.  .  .

1976'nın Lice'sinde, kesseniz kendi doğrularından ödün vermeyen, her daim sert esmer gençlerle başarılanın, 2020 yılında başarılamaması manidardır. Şaka değil, aradan kırk beş yıl gibi yabana atılamayacak, hatırı sayılır bir zaman geçmiş. Sözü edilen destanımsı bir güzelleme, ağlak bir sol melankoli değil. Değişime, dönüşüme karşı duyulan korku sonucu geçmişe sığınma duygusu. Geçmiş seviciliği. Eskiyi kutsama. Ya da gündedün (romantikler nostalji diyor) hiç değil.

Şimdilerde, karaçalı misali paçamıza yapışmış ve yakamızı bırakmayan handikapın epeyce derinlere, kılcallarına giden köklerinde, aynı hoşgörünün, olayları, sorunları birbirinden ayırma ve adil yargılama gücünün, doğru ve akla uygun yargılara varma yeteneğinin olmayışı var.

Ha, bir de.  En sıradan ve en basit bir aile şirketinin bile her mali yılın sonunda yaptığı muhasebenin zerresinin dahi yapılamamış olması... Neredeyse inatla, yaşana yaşana, bile bile yapılmamış olduğu gerçeği var ki... Zehir zemberek... "Kibar-narin" delikanlılar bunu hiç ama hiç yapamadı.  İşin kötüsü, bitmek tükenmek bilmeyen ve çözümsüz sanal polemiklerini daha uzun süre sürdürmekte kararlı görünüyorlar.

Durum böyle olunca, hiçbir şey yaşanmamış gibi, hiçbir şey olmamış gibi, "mış" gibi yapmak, üstüne üstlük 'işler' oluyor rahatlığı, kervan yürüyor ruh hali içinde olmak dayanılmaz, kabul edilemez bir hafiflik; biraz da pişkinlik oluyor.

Böyle olunca, bırakalım ortak paydayı önemseyip ayrılıkları ötelemeyi... Şu güzelim ülkenin endüstriyel tarlalarında, kimyasallara maruz kalmış en iddiasız bir arpanın sürdüğü, önemsiz ve çok küçük boyu kadar bile bir yol alamamak, kendini yineleyip durmak... Gündeme uygun düşecek benzetmeyleHalkın oyları, iradesi ile 'Meclise' gelmiş vekillerin enselerinden bastırılıp rehin alınması kaçınılmaz oluyor.

'Zaman aşımı' statükonun, TCK'nın ayıbıdır. Savunup geldiğimiz. Çözemediğimiz, çözmediğimiz sürece de sürgit ayaklarımıza dolaşacak olan eleştiri-özeleştiri-ikna sorununda zaman aşımından söz edilemez. Kendimizi tekrarlayıp durmak, eski bir ilk gençlik hastalığımız. Ne diyordu, Bedrettin'in hocası İbn Haldun "İnsan beyni değirmen taşına benzer. İçine yeni bir şey atmazsanız, kendi kendini öğütür."

Resmi tarihin pek sözünü etmediği Haldun öğretmen, sözü dolandırmadan, daha iyi anlamak ve anlatabilmek için, kitabın orta yerinden konuşuyor. Değirmene zamana uygun yeni şeyler atmak gerek. Uzaklara filan gitmeye gerek yok. Oturduğumuz binada, iş akti yönetici tarafından gerekçesiz, tam bir keyfiyetle feshedilen güvenlik görevlisinin ya da bahçıvanın yanında olalım yeter. Sorun, elbette bunu yaparken, gelir-gider hesabımızı denkleyip, muhasebemizi de tutturabilmekte.

Sorun, yeri geldiğinde Siverek'li esmer genç Şirin gibi cesaretli ve dahi kucaklayıcı, "Hemen gidelim... Yolda tartışırız" diyen, "Batı'dan gelmiş" narin ve tıfıl delikanlı gibi sağduyulu ve çözüm ortağı olabilmekte.

Hasan Oğuz Bilgen, 01.07.2020, Y. B 4, Buca Bölge C.evi.

17 Haziran 2020 Çarşamba

BİRLİKTE YÜRÜMENİN GEREKLİLİĞİ ÜZERİNE (2)

BİRLİKTE YÜRÜMENİN GEREKLİLİĞİ ÜZERİNE  (2)

                                                                                       "Anılar Belleğimizin Bekçileridir."
                                                                                         Tayfur Cinemre.
                                                                                         Yakın Tarih. Ayrıntı yay.


İnsan aklının kıvrak zekasının ürünü özlü sözler, uygulandığında yaşamın canlı pratiği ve yaşamın gerçekleri ile örtüştüğü görülür. Nedeni, hemen tümünün yaşamın içinden geliyor olmasındandır.
Bu sözler, çoğu kez güzel bir deyiş olur dillere yerleşir, kimi kez yaşam ilkemiz olur yol gösterir. Kimi kez de, bir güzel kitabın kapağından bize göz kırpar. Kulağımıza küpe olur. Sadık bir dost gibi anılarımızı bekler.

Yıl 1974... Liseyi atıla-kovula, ancak ilçe okulunda bitirebildiği aynı yıl, Diyarbakır Eğitim'i kazanır. Duyulur duyulmaz sorular başlar: Gerçekten Diyarbakır'a gidecek misin? Ardından, günlerce sürecek hararetli bir tartışma: Diyarbakır'a gidilmeli midir? Yoksaa?..
Bunlar olurken tıfıl delikanlı bavulunu çoktan hazırlamıştır bile.
.  .  .

Gerçekleşmesi mümkün olan aynı dünyaya inandıklarından, bu değişik, hırçın diyarın ışıklı gençleri ile tanışıp kaynaşması hiç de zor olmaz. Günler akıp gider. "Batı"dan gelmiş, kuşku ile bakılan "kibar ve narin" gençlere, yıllardır ötelenmiş, ezik insanın zamanla kanı kaynar.
.  .  .

1976 Lice Depremi...
Civcivli haziran sıcağı. Tarihi Surların dibinde, kaçak çayla serinlemeye çalıştıkları tek yer Töb-Der... Konuşurlarken yer sallanır. Abartısız surların üzerlerine gelmesi endişesinden kalkışırlar. On dakika geçmez, Töb-Der'in telefonu çalar. Haber acıdır. Görüşmenin daha başında hat kesilir. Lice'de şiddetli bir deprem olmuştur. Onca ahali enkaz altındadır.

Tartışırlar. Akşam üzeridir. Sabaha mı gitsek? Neler alalım? Nasıl gidelim? Narin/tıfıl delikanlı atılır:
Hemen gidelim. Dara düşen, zordaki insan bizi beklemez. Orada tartışalım. Ya da yolda. Yürürken...

Vardıklarında karanlıktır. Devletin kurtarma ekibinden, sağlıkçısından önce askeri gelmiş, yıkımın en ağır olduğu bölgeyi çevirmiştir. Ne ilk yardım, ne kurtarma... Lice kaçakçı kentidir. Ablukadan amaç sandıkların kaçırılmasını engellemektir. Gençler bir yolunu bulur, bölgeye sızar. Gece boyu, ceset ve yaralı çıkarırlar. İlk yardım sabah gelir! "Talebe"lerin emek-yoğun çalışmaları, aralıklarla-nöbetleşe bir ay sürer. Günbe gün daha örgütlü çalışırlar. Evlerinde yemeği olmayan yoksul insanlar, köylüler, onlara yatak verir. Karınlarını doyurur.

Lice Depremi'ni yaşayanlar anımsayacaktır. Hem ülke hem de insanlık adına, onlarca utanç verici, küçük düşürücü olaylar olur. Erzak kamyonları kaybolur, yardım tırları bölgeye ulaşmaz. Yetkili erk, skandalların "Talebe"ler aracılığı ile yankı uyandırmasından çekinir. Tehdit eder, gözaltı yapar. "Talebe"ler kavga dövüş, haftalarca halkı yalnız bırakmaz.

Aylar sonra, yaşananları protesto etmek ve halkın sorunlarını duyurmak amacıyla, Lice'den başlayıp Surkent'te bitirilmek üzere bir yürüyüş/miting düşünülür, uzunca tartışılır. Aynı uyarı orada da yapılır, "yürürken tartışalım, tartışırken yürüyelim" mealinde... Öneri kabul görür. Yol çetin, yürüyüş muhteşemdir. Esmer/sert gençlerle, önceleri kuşku ile bakılan kibar/tıfıl devrimciler Diyarbakır'ın Dağkapı meydanına girdiklerinde etle tırnak gibidirler. Final görkemlidir. Dağkapı, birlikte başarmanın tadını çıkardıkları bayram yeridir.
.  .  .

Önceki konu başlığındaki 'Maslahatı alem' diye başlayan dörtlüğün kaynağı, cennetin yeryüzünde kurulabileceğine inanıp, dünyanın toprağı ve toprağın tüm ürünleri insanların ortak malıdır diyerek yola çıkan Bedrettin'in ders aldığı İbn Haldun'dur. Resmi tarihin, sözünü etmekten sakındığı aynı kaynağın felsefesine göre, "devleti yönetenlerin israfı, refah ve bolluğa alışması arttıkça ihtiyaç ve masraflar da derece derece artar. Halka yüklenen vergiler de günbegün ağırlaşır."

Yanı sıra, insanlığın büyük ve onurlu yürüyüşü de başlar. Tam da burada, yine bir Bedrettin'e el veren İbn Haldun deyişi, "İnsan beyni değirmen taşına benzer. İçine yeni bir şey atmazsanız, kendi kendini öğütür."

Umutlanmamak elde değil. Sonunda yine, adamakıllı bir sopa faslı da olsa.

Hasan Oğuz Bilgen, 17/06/2020,  K-Tipi, Yeni Bölüm- Karşıyaka.


Naçizane Not:
Başımın belası Demirci Arif Usta hop oturup hop kalkıyor, verip veriştiriyor: Bizim oğlan, iki konuda havanda su dövüp hata yapıyorsun. Bir. Önceki yazıyı bir kişinin okuduğunu bana kanıtla; evde, bir başına kalakalmışlığından gelip seni kurtarayım. İki. Önceki yazıyı kimse okumadı, bunun da akıbeti aynı. Ol nedenle, -Tayfur abinin kitabının tanıtılmasına tamam da- satılma şansı sıfır...



15 Haziran 2020 Pazartesi

BİRLİKTE YÜRÜMENİN GEREKLİLİĞİ ÜZERİNE (1)

BİRLİKTE YÜRÜMENİN GEREKLİLİĞİ ÜZERİNE  (1)

                                                                                          Maslahat-ı alem,
                                                                                          Dört şeye olmuş bina,
                                                                                          Ben yiyeyim sen yeme
                                                                                          Ben iyiyim sen fena.



İnsanlığa "medeniyet" diye yutturulmaya çalışılan, -mevcut- vahşi düzenin geçtik adaletsizliğini, ne iflah olmaz bir barbarlık olduğunu, 'Kapital' ile yeryüzü insanının gözünün önüne seren, çok insanın ünlü sakallı fotoğrafından tanıdığı K.Marks'tan söz açıp konuya girmenin tam da zamanı aslında.
Biz yine de, 'yerli ve milli' sınırların içinde kalalım. Hem, belki kendi gerçeğimizle, kendi değerlerimiz ve kendi geçmişimizle konuyu daha iyi anlatabilir, anlayabiliriz.

Bu topraklarda 'aykırı' ve 'ileri' gidenlerin payına düşen yasak-sopa-komplo menüsü, -anlaşılabilir olacağı üzere- 1923 tarihi kadar eskidir. Öyle "1951 Tevkifatı"na kadar gitmeye hiç gerek yok. 1970'lerde "yabancı ideoloji"ye kanıp "vatan haini" olduk, 1980'lerde anarşiye karışıp "bölücü"... 90'larda acımızı daha da büyüttüler. Kurşun bir o kadar derine gitti ki; çıkarabilmiş değiliz. Gecenin bir vakti alınıp götürülenler bir daha geri gelmedi. Analarımız kapanıp acılarını yaşayacakları mezar aradılar. Yerlerde, saçlarından süründürülmeleri pahasına, inatla kapı kapı sormayı, dişle tırnakla yok edilmiş evlatlarını, evlatlarının adası/paftası olmayan mezarlarını aramayı sürdürüyorlar hala.

Auschwitz'den filan söz etmiyoruz. Makarası tekrar tekrar başa sarılıp, zorbalıkla izlettirilen kederli film, bir İkinci Dünya Savaşı belgeseli değil.

"Şanlı tarihimiz"de, mesela bir de asit kuyularımız var bizim. Baskıya dayanamayıp dağa giden canından kanından olma evladını koruyor diye, insanlarımızın kemiklerinin dahi eriyip, sadece yanmış giysilerinin çıktığı kuyular... "Camide içilen birayı" gören/duyuran boyalı basının haber niteliğinde bile görmediği ve üzerleri muktedirlerce kara propaganda ile örtülen kuyulardan söz ediyoruz.

Seyahat klasiğidir: Yurtdışına gidildiğinde bir ritüele uyulur.. Şimdilerde, haklı olarak müze haline getirilmiş 'gaz odaları', devasa 'fırınlar' gezilir. Fotoğraflar filan çekilir, altlarına içli/dokunaklı ciddi sözler yazılır: İçlerine girdiğimde, kendimi yananların yerine koydum... İnanmayacaksınız üşüdüm. Kanım dondu!

Ülkeye gelince fabrika ayarlarına geri dönüyorlar, bir rehavet basıyor. Resim çekme, belgeleme merakı sönüyor. Üşüyen ruh, donan kan, coşan hissiyatlar sahillerde havuzlarda, soğuk bira marifetiyle yatıştırılmaya çalışılıyor.

Bu durum, 1991'de milletin meclisinden, yine milletin oyları ile seçilmiş vekillerin enselerinden bastırılıp çıkarılmalarından, içeri tıkılmalarından bu yana, kanıksanmış, artık 'normal' kabul edilen bir gerçek. 

Şakaysa şaka. İroniyse ironi; ne derseniz deyin alıştık artık:  Hesapsız kitapsız, bahanesiz, eğriliğini doğruluğunu, yersizliğini ve zamansızlığını asla tartışmadan, 'Adalet Yürüyüşü'nü karşılamak için Kartal'daydık. Tipik bir İstanbul sıcağı idi. Ortalık hayli ısınmıştı. Çok güzeldik; sarılıp kucaklaşıyor, adeta bayramlaşıyorduk. Tıpkı 'Gezi'de, o unutulmayan fotoğraf karesindeki gibi el ele tutuşmuştuk. Altına sürekli odun atılıp fokurdatılan cadı kazanından birlikte kurtulmaktı muradımız.

'Amaa, onlar da öyle dedi', 'Şurada bizi yalnız bıraktılar' mealinde 'Amaa...' ile başlayan arızalı cümleler kurmuyorduk. Olduk olası, 'Aklın yolu birdir' sözüne inanmışlığımızdan olacak, o haklı yürüyüşün orada bitmeyeceğini, Edirne'ye kadar devam edeceğini sanıyorduk. Ne ki, "Bitti. Buraya kadar. Oyuna gelmeyelim." denildiğinde, orada -ve ondan sonra- yaşadığımız tam bir düş kırıklığı idi.
O gün, bu gün... Daha ilkokul sıralarında, sayıların alt alta yazılıp toplanması sonucundan büyük rakamların, hatırı sayılır bir gücün çıkacağını öğrenenler, her şeye karşın, "Ama" ile başlayan arızalı cümleler kurmamaya özen gösterdiler.

Her şeyi tüketmeye, ille de bir günah keçisi aramaya alışmışız bir kez. Yıllar aktı gitti. 2000 yılının ilk yirmi yılını çoktan çarçur ettik bile. Gün geldi, dayandı. Yelpazenin olanca genişliği içinde, muhalefet cephesinin gündemine, birlikte kurtulmayı, birlikte nefes almayı oturtamaması nedeni ile manzara aynı manzara... Bir farkla. Ensesine basılıp derdest edilen vekiller arasında, "oyuna" gelmemeye çalışan farklı siyasal kimlikli bir muhalif vekil de var.

Darılan darılsın, sevene de sövene de selam olsun... Bu fokurdayan, imansız Gayya kuyusundan, HDP'lisi ile CHP'lisi ile, yazarı-çizeri, okuru-cahili, Beşiktaş'lısı Çarşı'lısı ile kurtulmamıza katkı sunacaksa, etmediğinizi, söylemediğinizi komayın... Hatta, yararı olacaksa "HDP'nin ne olup ne olmadığını yüzyılın sonuna kadar tartışın." (Çarpıcı, özlü sözleri üreten kıvrak zekadır. Bkz.M.Ender Öndeş)
Lakin siz siz olun, yarın yanı başınızdakinin, belki de sizin ensenize çöküldüğünde asla şikayet etmeyin.

Gün, bu gün... "Bitti, buraya kadar" demiyenler, Edirne'den Hakkari'den -hoş, an itibari ile anında enselerine basıldı ya- yürüme, yola devam etme kararındalar. İşin güzelliği, şimdi "yürürken tartışma, tartışırken yürüme" önerisi gibi, toplumsal gereksinimlerle buluşabilecek yerinde ve doğru düşünceler de var.  Ne demişti K.Marks: "Bin kere düşüneceğinize, bir kere yapın..."

Yakın tarihte, 15-16 Haziran'da, işçi sınıfı da böylesi bir mücadele azmiyle yürümüş, bin kere düşünmektense bir kere yapmıştı.

Umutlanmamak elde değil... Bu işin sonunda yine sopa olsa da...

Hasan Oğuz Bilgen, 16/06/2020, Ahmetli-Tatarocağı.

14 Haziran 2020 Pazar

EĞİLMEZ BAŞIN GİBİ, DAĞLAR BULUTLU EFEM...

EĞİLMEZ BAŞIN GİBİ, DAĞLAR BULUTLU EFEM.


İlk işittiğimde daha çocuktum. Hep olduğu gibi altın sarısı başım yana düşük... Kanaviçe işlemeli yastıkların dizildiği tahta divanda, sessizdim. Utanıyorum da. Babamın yamacına sığınmışım. Babamın ellerine sarılıp öpen kadının başında, kenarları iğne oyası beyaz bir tülbent. 

Yüzünde güller açmıştı. Babamla duvarları kireç kaplı, alçak tavanlı odaya girer girmezdi. Yekinip bir koşusu, bir "Efemm..." deyişi vardı!  Kardeşiymiş babamın. Halammış. 

İlerleyen günler. Günbegün yeni şeyler gözlüyorum. Öğreniyorum da. Çocukum. Başı hep yana düşük bir çocuk. Öyle derler, gülerlermiş halime.  Ne ki, görür, izler, anlarmışım... Tülbentli kadının şasılası heyecanını. El öpüşündeki tutuşmuş hasreti. Efemm deyişini. Şimşek çakışında başlayıp biten içli bir memleket türküsüydü çocuk aklıma yazdıklarım. Efesine sevgisini. İçinden kopup geleni. Coşmuş nehirlerce taşırmasını.  Belli etmekten. Oradakilere göstermekten öte... Belki de bundan gurur duyduğunu. Çocuk gözlerimin o türkünün tınısını işittiğini. Sadece bakmadığımı, gördüğümü de. Yaşanan anın. Siyah beyaz her fotoğraf karesinin tanığı olduğumu. Kimseler, oradakiler bilmedi. Yatık başıma gülenler. İşittiğimi. Nasıl da duyumsadığımı. Belleğime söylenen her sözü, her anı ne denli kazıdığımı. O günlerde ve sonrasında, asla bilemeyeceklerdi.
.  .  .

Adının 'Sevim' olduğunu öğrenecektim. Coşkusundan, sarılışından çok adını sevmiştim. Sevim... Besbelliydi.. Sevim'di. Hani nasıl denir?  Rol kesmiyordu. Kitabın orta yerinden konuşuyordu. Darılan darılsın. Benim diyenden. Daha çok. Çok, daha çok...  Seviyordu. Efesiydi işte! 

Benimse. Daha çok "Efem" diye atılmasına. Kendinden geçişine idi takılıp kalmışlığım... 
.  .  .

Yıl yıl büyüdüm. 

Odası kireç, o kerpiç ev. Her bayram günü. Dağılmış tülbenti. Toplamayı unutmuş. Ama umursamayan. Koşup atılan o kadın. Ve ruhumu sarıp sarmalayan.  Son harfi uzatılarak, üzerine basılarak, yanık bir türkü gibi söylenen. O sözcük. O saygı seslenişi. 

İlk işittiğimdeydi şaşırmışlığım. Büyümüştüm. Anlam verebiliyordum. Duygu başka bir şeydi. Aklımın erdiği yıllardı. Dahası sarsılıyordum. Her tanık oluşumda.
.  .  .


Sarsılmak... Tek bir sözcükle dağılmak. Şimdilerde dillerki sözcüklerin içi boşaltılmış gibi.  Apansız... Bir sokak başında duysam. Dönüp bakmam bile. 

Günü, yılı, mekanı belirsiz bir zamanda yürüyorsunuz. Önceki günün yorgunusunuz. Aklınızın bir yerinde. Tıpkı anısı, anımsattığı gibi, eski bir pencere. Sapsarı bir baş. İki yanında. Siyah tel tokayla tutturulmuş, iki tutam saç. Tutsanız. Elinizde kalacak. İki sarı bukle. Bir küçük kız çocuğu. Belli belirsiz, minik ağzı. Cama dayamış.  Sanırsınız ki. Küçük dudakları camı öpüyor: "Babaa..."  Olmadı. Hayli uzatıyor: "Baaabaaaa.."  Cam buğulanıyor. Aslında ses gelmiyor. Sokağa ulaşan öyle bir ses yok. Ardından bir sesleniş var ama. Genç adam bunu biliyor. Ardı sıra gelen sözcükleri de: "Gitme. Dön. Gel.." Cilveleniyor kız çocuğu. Cilve yapıyor apaçık.

Adam genç. Cesareti yok. Aldanıp dönse, sonrasında ayrılması hayli zor olacak. Eski ev ahşap. Dönüp bakamıyor bile. Camın her buğulanışında. Kızın yüzü kayboluyor. Ama, bu kez aynı camın buğusunda "Gel. Beni al. Beni sev." yakarışı beliriyor. Genç adam bunun pekala ayırtında. Anın her saniyesini yaşıyor. Bir yerlerinde. Yüreğinde. Yeşil dallar kırılıyor. Dönemiyor. Dönüp bakamıyor bile.
.  .  .

Niye dağılıp uçuşuyor sözcükler? Kız çocuğu. Camın buğusu. Nereden çıktı şimdi bunlar? Sözcükler. Neden yetersizler?  Ya, ahşap ev?  "Yıkıldı yıkılacak! "denilen. Sinsice. Uzaktan uzağa gözlenen. Tuzaklanmış. Karakol kurulmuş ev.  Eşrefpaşa. Eski bir semttir.  Gönüllerde kadimdir.  Anıları gizlidir.  Şimdilerde dillerde pelesenk ve pek bir "mühim" anlatımlar: "Kentsel dönüşüm." Ve "Küresel virüs".  Alışılmışın. Bilinenin. Geleneksel olanın çözülüşü. Ve dahi tabunun çöküşü.

O yuva... Kem gözlerden kaçılan, o sığınak... Yenice mi? Yeni mi yıkıldı? Yoksa!? Camlar artık neden buğulanmıyor?  Orada iki minik bukle. İki tutam saç.  Sarı, küçük bir baş.  Niçin bir belirip, bir yitmiyor?

Urla tarafı. Ege açıkları. Açıklar... Bozbulanık!  Çatalkaya karardı mı, ne?  Yapıp balkona astığım yuvada bir telaş. Yavrular feryat figan! Anaç kuş tedirgin. Bir giriyor. Bir çıkıyor. Erkek kuş. Erkek ya! Ortalıkta değil. Görünmüyor. Varsa yoksa, anne kuş. Bir telaş. Bir telaş.
.  .  .

Çocuktum. Çocukmuşum. Saçları altın sarısı. Gözleri çakmak çakmak. Ve boynu bükük. Dahası. Başı, hep yana düşük. Düşse. Tökezlese. Söylemez, kesseniz bir yerini. Ağlamaz. Şikayet etmez. Her zeytin tanesine iki ısırık. Bir zeytin. İki minik lokma. "Çocuk, yapma öyle! Atıver ağzına." diye söylenirlermiş. O da öylece. Yatırır başını yana. Bakarmış.

Neden dağılıp uçuşuyor sözcükler? Niçin yetersizler? 

Yeniyetmeydim... Bir gün. Elleri başımda. Gözlerimin içine bakarak. Ağlamaklı: "Büyüğümdü, efemdi. Ağladım ardından. Üzülme dediler. Efen muallim mektebinde. Kızılçullu'da... Muallim olacak. Daha da gururlandım. Efemle. Yaa..."
.  .  .

Halam. Belli eden. Seven. Sevim. İlerlemiş yaşım. Yaşlanmış halam. Hayatta tek kalan. Eli öpülesi. Büyüğüm. Efesinden geriye kalan. Bir emanet gibi. Her daim ararım. 'Bıktırırsın!' deseler. İnanırım ki, saçmalıyorlar. O, her telefonumda ağlamaklı. Bilirim ki, güzel gözleri dolu dolu... Yağmur taneleri gibi. Boşaldı. Boşalacak. Çatalkaya kapkara...

Arayıp bulduğumda. Gittiğimde. "Acep, düş müdür? Gördüğüm!"  Efesine yekinircesine. Boynuma sarılışı. Dakikalarca bırakamayışı. Birisini ararcasına kolları. Yitirdiğini bulmuşçasına. Hemen yanaklarımı öpüşü. Hiç çekinmeden. Şap diye. "Kuzum" deyişi. "Kuzummm" diye. Son harfi uzata uzata.  Bağrına basa basa.  Bir ritüel gibi.  Sürdürüyor ayinini:  "Efemin kuzusu." 

Olsun. Kuzu olmak da güzel. Efesi olacak değildik ya. Efe olmak!  Her önüne gelenin. Her kişinin harcı mı ola? Efe er kişi. Özü bilinen. Sözü dinlenen. Yerini dolduran. Ağırlıklı. En azından. Baba olmak gerek mesela. Şeytan azapta gerek. İçimde şeytanın sesi. Öyle diyor: "Saçmalama... Bırak efe olmayı. Efenin kuzusu ol yeter. Adam olana çok bile.  Sen sen ol. Unutma.  Sen baba bile değilsin!"
.  .  .

Sevim'in ağabeyi. Köy Enstitülü babam. Bir eğitim efesi... Öğrencileri kızanları. Yıllar var. Enstütülü efe yok. Kardeşi yaşıyor. İçli hatıralarıyla. Dilinde her daim.  Zeybeğin türküsü: "Dağlar yoldaşın gibi. Sana ne mutlu efem."

Efe gitti. Bir bir. Çekip çekip gittiler. Gidiyorlar. Er kişiye. Efelere selam olsun. Ve dağlara. Okullara. Üniversitelere. Tarlalara, bağlara. Atölyelere. Şantiyelere. Hiçbirini ayırmadan... Oraların erlerine, er kişilerine, efelerine... Gönüllere doğsunlar. Bayramları olsun.  Kutlu olsunlar. Oynasınlar. Diz vursunlar. Yansın cepkenleri. Günleri mutlu olsun.  

Babalar Günü, Efeler Günü Kutlu Olsun.

Hasan Oğuz Bilgen, 14.06.2020, Kula-Merkez-Dörteylül 

https://www.youtube.com/watch?v=kujBCCEwIZw&list=RDMM&start_radio=1&rv=m1spyDwMHi8


Gerekli bir not: Bizim demirci ustası Arif de, son günlerde, balkonumdaki serçeler gibi feryat figan... "Sesin soluğun çıkmaz oldu, bizim oğlan..." mealinde sürdürüyor sitemini. "Bizim oğlan!" diyor, "Dost var düşman var. Ara sıra da olsa, yaz yakıştır. Döktür meramını. Lafını esirgeme... Mazallah, (evde kalmış, ruhsal sorunları felan mı var) derler.  Soluk almadan hemen ekliyor.  Çok da inanırlar ya?!"  
Telefondaki kahkahası içimi açıyor, yüreğimi ferahlatıyor. 
İyi ki varsın ustam, ustalarım..  Yaşamın içindekiler. Hayatı gerçeğinde yaşayanlar. 
Emek dostları. İyi ki varsınız. Omuz başımda. Bir soluk ötemde. 
İyi ki yanımdasınız.
  

30 Nisan 2020 Perşembe

SEKİZ SAAT İŞ, SEKİZ SAAT UYKU, SEKİZ SAAT KEYFİMİZE GÖRE...




SEKİZ SAAT İŞ, SEKİZ SAAT UYKU, SEKİZ SAAT KEYFİMİZE GÖRE... 

Kavgalı haliniz, kavga nedeniniz, uğraşıp didinmeniz virüs gibi küçük bir nedenle de olabilir. Mevcut devlet mekanizması gibi, ilk bakışta baş edilemez gibi görünen devasa, ceberut, esaslı bir nedenle de...

Yer ve zaman, koşullar ve gerekçeler her ne olursa olsun, uluslararası düzeyde tek kutlama, anma, and içme günü 1 Mayıs'ın -her fırsatta geçiştirilmeye, içi boşaltılmaya çalışılmış olan- değişmeyen anlamı ve önemi kavga günü oluşudur.

Bu evrensel karakteristik özellik, yaşlı kürenin hemen her yerinde ve zamanında, fincancı katırlarının sırtındakilerini de, biat edip peşi sıra gidenleri de ürkütmüştür.


*  *  *

Çekiç insanı tutsak eden zincire indiğinde… Yediğimiz, içtiğimiz, kullandığımız her şeyi üreten çarkların şalteri kapandığında, 'ayak takımı' dedikleri insanların nasıl da yaşamı yaratan bir güç olduğu görülür.
İstenilen şey aslında fazla bir şey değildir. 

Bir şeye benzetemedikleri, ‘asla olmaz’, ‘mümkün değil’ dedikleri, ayaklar baş olacak, güneş bir kez de baldırı çıplakların yüzüne gülecektir. Beyfendilerin sinek ısırığı kadar bir yerleri acımayacaktır. Olup bitecek olanın hemen hepsi budur.
Fazla bir şey değil istediğimiz.

Yarattımız değerlerinin karşılığını, sadece hakkımız olanı ve aslında bizim olanı istiyoruz. Çekiç zincire vurduğunda ve ana şalter indiğinde daha başka ne mi olacak?

Beslendikleri savaş ve kaos politikaları son bulacak,  kan ve barut, vahşi sömürü düzeneği ve tüm bunların toplamı demek olan paranın saltanatı hak ettiği yere, sakallı adam Marks’ın sözüyle “çıkrığın ve baltanın yanına”, tarihin çöplüğüne atılacaktır.
Fazla bir şey değil istediğimiz. 

Üreten büyük insanlığın, sınıfsız/komünal toplumdaki serbestliğini ve eşitliğini istiyoruz sadece. Böyle bir dünya olur, olmuştur. Yaşanmaktadır da. ‘Ceketimin kibrit cebi kadar değil’ deyip akıllarınca alaya aldıkları, o küçük ada ülkesi, yer kürenin insanlarına “asker” değil “doktor” göndermektedir.

Gecelerinde aç, açık yatılmayan, gündüzlerinde işsiz olunmayan başka bir dünya olur. 
Fazla bir şey değil. Sekiz saat iş, sekiz saat uyku, sekiz saat keyfimize göre. 
Öyle çok şey değil. Özgürce.


Hasan Oğuz Bilgen, 30/04/2020, Ilıpınar.



23 Nisan 2020 Perşembe

YENİ BİR "24 NİSAN", YENİDEN VEDAT TÜRKALİ...




"Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime,
  Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime..."





Neo-liberalizmin dünyaya bakışın ve olayları ele alışın yöntemi olarak baş tacı yaptığı, dayattığı popüler kültür, işine geldiği konunun ya da olayın içini boşaltarak manipüle etmesi, canını sıkanı, keyfini kaçıranı ise yok sayması, yok etmesi Zati Sungur ustanın kemiklerini sızlatacak cinsten… 

Bırakalım politikayı, genel kültür ölçülerinin çok uzağında olan birisinin dahi anlayabileceği üzere, "Cherokee" örneği ilginçtir. Beyaz adam, ağzının salyalarını akıtarak bakir topraklarda "yeni dünya" nın temellerini attığını söylerken, bunu uygarlık adına yaptığını ima ediyordu. Ne var ki, toplum bilimi, aynı beyaz adamın, zengin ve bereketli topraklarından sürerek canlarına ot tıkadığı, soykırıma uğrattığı, doğaya ve insana ancak bir karınca kadar zararı olan Cherokee yerlisininin varlığını ve de tarihini yok hükmünde kabul ettiğini yazar. 

Yıllar sonra, sömürgeci atalarının izinden ayrılmayan emperyalizmin savunucuları, katlettikleri bir halkın adını -Cherokee adını- güç, özgüven ve dayanıklılık timsali olarak- 4x4 Jeep’lerine vermekten zerre kadar utanmayacaktır. Popülist kültürde, Cherokee adı, "gurur", "yılmazlık", "yenilmezlik" ve "lider-öncü" sözcükleri ile birlikte anılır.

Uzak topraklardaki Kızılderili dostlarımızın hüzünlü öyküsünden, coğrafyamızın uzak ya da yakın tarihinde yaşananlara bakıldığında da bu yakıcı gerçeğin değişmediğini görürüz. 
"Çağ açıp çağ kapatanlar" olarak özellikle öne çıkarılan isimler ya da olaylar, planlı olarak yaratılmış değerler resmi ideolojinin müsamere sahnesinde, altlarında yatan gerçeği asla günışığına çıkarmayan, açıklanmayan durumların yinelenmesi gibi fasit daireler olarak döner dururlar.

Bol parfümlü Lions gecelerinde ağlak yüzlerin yapay gözpınarlarını harekete geçiren ünlü Sarı Gelin türküsünün, asıl adının “Sari Gyaln” olduğu, soyuna sopuna kibrit suyu dökülmüş ve dahi bacaları tütmemecesine ocakları söndürülmüş, kana baruta, hasretlere sürgünlere reva görülmüş bir çilekeş halkın kültüründen geldiği gerçeği bu çözümsüz dairelerin içinde kaynar gider.

Ya “Dersim Dört Dağ İçinde" türküsü!?.. 
Ona ne denebilir?  Azıcık tarih bilgisi olan, vicdanı kurumamış birisi onun hakkında ne yazabilir? Aynı vicdan sahibi insanlar bu ağıt/ türküyü olur olmaz bir mekanda her duyduğunda ne hisseder?
Güçlü olasılıktır; "Magazin Gazetecileri Gecesi" tıkınmalarının, tıksırmalarının birindeki kılıç kalkan, çatal bıçak meraklılarını bile duygulandırıp terennüm ettirebilir! Ne ki, Dersim’in kaç dağ içinde, kaç cendere altında olduğunun, sözlerinin ve ezgisinin tarihin hangi karanlık, soğuk ve vefasız kesitinden damlayıp geldiğinin hiç, ama hiç önemi yoktur!

Toto Karaca eşsiz ve "mühim" bir "tiyatro oyuncusu"dur. 
Nubar Terziyan "meşhur" bir “Türk” sinema sanatçısı… 

Hepsi budur, burada durulmalıdır. Bu sanatçıların, sahne ve sinema emekçilerinin kimliklerinden hiç bir zaman, hiç bir yerde söz edilmemelidir. Zaten edilmez... Bu anımsadıklarımızın adları insan aklına ilk gelenlerdendir; elbette daha başka kimlikleri, aidiyetleri unutturulmak istenenler de vardır.  

İnsanların ait oldukların sosyal doku, geldikleri yerler, geçmişleri ve yaşadıkları her daim bir sır, bir ayıp gibi saklanmaya, perde arkasında tutulmaya çalışılmıştır. Maazallah farklı toplumsal köklerden, kültürlerden, etnik kimliklerden konuşmak insanı vatan hainliğine kadar götürebilir. 

Bir de, bizim el yordamı terazi becerisi çıraklığından gelen, mimarlık yeteneği uzak diyarlara ulaşmış yapı ustamız var ki, anmamak haksızlık olur. 
O ve ekibi emekçiler inşa işlerini yapmışlar,  övünmek Osmanlı’ya kalmıştır. Mimar Sinan'dan söz ediyoruz. Yapı sanatının muhteşem mimarisinin eşsiz baş yapıtlarında yıllarca yaşamasını sağlayan Ermeni mimarından... Diğerlerinde olduğu gibi, Sinan’ın da Kayseri’li bir Ermeni ailenin biricik oğlu olduğunu söylemek, pehlivan tefrikalarıyla büyüyüp, Battal Gazi aksiyonu ve Ulubatlı Hasan heybeti ile yetişmiş bir yurttaşa “affedersiniz” ya da “estağfurullah”
çektirebilir. Çektirir de.

Sonuçta yüzleşme cesareti gösterilemeyen ve halının altında saklanmaya çalışılan bir konuda, siz ne derseniz deyin, söz konusu kişi tarih kitabının okuma bölümünde geçiştirilen “Yüz Türk Büyüğü”nün ötesinde bir anlam ve önem taşımayacaktır.

Denilebilir ki toplumda kabul görmüş, sineye basılmış, evrensel değerlerle kanıtlanmış bir sanatçının etnisitesinden söz etmek neyi değiştirir ya da neyi kanıtlar? Elbette hiçbir şeyi… Ancak insanların ait oldukları, alışkanlıklarını, değerlerini, geleneklerini, dillerini, inançlarını taşıdıkları toplumlar, bizzat mevcut devletin baskın gücü tarafından itilmiş sürülmüş, soyulmuş sövülmüş, topluca ya da bölgesel anlamda yok edilmeye çalışılmış toplumlarsa önemlidir elbette.  

Tarih ve toplum biliminin belgeleri, yazılı kayıtları kanıtlayacaktır ki, Tanzimat döneminde kısmen ya da temsili anlamda elde ettiği eşit ve adil yurttaşlık hakkını,  sonradan İttihat ve Terakki’nin devletçi ve statükocu anlayışının denetim ve kontrolüne teslim edecek olan Ermenilerin, bu topraklardaki kadim varlığı, tarihin epeyce derinliklerinden, yerkürenin M.Ö 6 ’ncı Yüzyıl kesitinden gelmektedir. Köklerini tarihin işte bu kesitinden alarak, sarsıcı bir sarmal içinde Cumhuriyet dönemine getiren usta yazar, Vedat Türkali  -Farklı kimliklerin barış içinde bir arada yaşaması, eşit, adil ve güven dolu bir geleceği kurabilmek adına- iki yüz sayfayı bulmayan bir çalışmayla yıllarca sığ sularda, kirli, paslı söylemlerle körüklenen düşmanlığın ve ayrımcılığın insanlara ne bedeller ödettirdiğini göstermiştir.

Güçlü bir roman kurgusu içinde kısa, öz ve sade anlatımla önümüze dikilen olayların tarihsel verilerle desteklenmesi, kitaba yadsınamayacak türden belge niteliği de kazandırmaktadır.

Vedat Türkali, bir belge niteliğindeki yapıtı “ Bitti, Bitti, Bitmedi ” adlı romanı ile, ancak sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir başka dünyanın mümkün olabileceğine inanan bir sosyalistin, hala tabu olarak kabul edilen bir konuyu gözlerimizin önüne bir gerdanlık gibi saçabileceğini kanıtlıyor. Yani büyüyüp ekmeğini yedikleri Anadolu topraklarına “ana yurdum” demeyi içine sindirebilmiş Ermenilerin hala yüz yüze gelemediğimiz, yazmaktan çekinilen, boğazımıza düğümlenen hüzünlü özgeçmişinden söz ediyor cesurca.

Yapıt, salt  -yalın anlatım tekniği gibi- yazınsal değeriyle değil, ağırlıklı olarak siyasal, toplumsal geçmişimize mercek tutup bizi kendimizle, birbirimizle yüzleşmemize, tekrar tanışmamıza neden olduğu, söylenemeyenleri söylediği, yok sayılanı, unutturulmaya çalışılanı anımsattığı için kayda değer... 

Vedat Türkali ağabey, resmi ideolojinin ve resmi tarihin en süslü hikayesi, en iflah olmaz iki yüzlü teranesi olan “ Farklılıklarımız zenginliğimizdir”  klişe nakaratının içini gerektiği gibi doldurmuş, gözlerimizin önüne çok dilli, çok dinli, çok kimlikli ve çok kültürlü bir eser getirip bırakmıştır.

Hem de “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette, hizmetçi ve köle olma hakkından başka hiçbir haklarının olmadığı.” kelamını buyuran dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’u anımsatarak.  Adını, gururla bir hava limanına verdiğimiz, "Dersim Fatihi" olması ile övündüğümüz, "Türk Kuşu" pilotu Sabiha Gökçen bombardımancısını konuşturup, devlet kayıtlarını boşa düşüren samimi itiraflarına yer vererek.

           Kitapta daha neler yok ki:
  • 1914 yılının haziran ayında Talat, Enver ve Cemal Paşa’lara suikast yapılacağı asılsız ihbarı ile Sosyalist Hınçak Partisi’nin 120 üyesinin tutuklanması, Ermeni katliamının  ilk sinyalleridir. 
  • 15 Haziran 1915’te derdest edilen sosyalistlerden, aralarında Paramaz adlı halk önderinin de bulunduğu 21 yurtsever güzel insan idam edilir. İdamların tek canlı tanığı Kalust Boğosyan’ın yazılarında Paramaz’ın üzerine çıktığı sehpayı tekmelemeden önce “Yaşasın Sosyalizm” diye bağırdığını belgeler.
  • 1915 yılının başlarında bırakalım yazar çizer, aydın, gazeteci, hukukçu tutuklamalarını, milletvekili Krikor Zohrab alıkoyulanlar arasındadır. Onun felaketi, İstiklal Caddesi Cercle d’Orient Kulübü’ndeki akşam yemeği sonrasında, Talat Paşa’nın yanağına kondurduğu ölüm öpücüğü ile birlikte gelir. Zohrab çok şaşırmıştır,  
  • “ Bu ne iltifat ” diye sorar. Paşa “ İçimden geldi ” der. Birkaç gün sonra, Urfa yolu üzerinde Erzurum milletvekili Vartkes beyle birlikte başları ezilmiş, parçalanmış biçimde bulunur… 
  • Ölüm öpücüğünden sonra verilen yargısız infaz talimatını yerine getiren, İttihat tetikçisi Çerkez Ahmet’tir. Bizzat İttihatçı Talat’ın keyfiyetiyle, bir milyona yakın Ermeni insanının kırıldığı Dery-Zor’da Suriye çöllerindeki kıyımdan kurtulan ve yaşadıklarından, gördüklerinden akıl sağlığını yitiren, karşısına çıkan ağaçları üzerine gelen Osmanlı askerleri olarak gören, besteci, müzikolog ve orkestra şefi Rahip Gomidas’tır.
  • 1915’te Anadolu’nun dört bir yanından devlet talimatı ile sürülenlerin ortak yönü Dery-Zor çölleridir. Kimi kafileler eksile eksile de olsa Suriye içlerine varırlar. Ne var ki, kimileri onlar kadar şanslı değillerdir; hastalar, yaşlılar ve çocuklar hiç ulaşamazlar… Golgotha yolunda, Kürtlerden oluşma Hamidiye Alayları’nca öbek öbek öldürülüp, yol boylarınca bırakılırlar. Kimilerini doğa kıyar. Açlıktan, susuzluktan ve hastalıklardan ölürler.   
  •  Abdülhamid’in 1864’de ve 1866’da toplam iki yüz bin Ermeni insanını Urfa’dan kırsal alana çıkarıp, dağlara sürüp kıydırtması... Bölge Kilise kayıtları, kıyıma uğrayan insan sayısının üç yüz bin olduğunu belgeliyor. Adı geçen katliamla ilgili, Abdülhamid’e muhalif olan, ne var ki İttihatçı da olmayan Tevfik Fikret’in, Talat Paşa’nın uzattığı elini  “ Ben bu kanlı elleri sıkmam…”  diyerek geri çevirmesi “Yüz Türk Büyüğü” masalının büyüsünü bozan cesur çıkışlardandır.
  •  Hozat’ın Ergen Köyü  -yeni adı Geçimli- Kayışoğlu Yarması…
  • Orada sıkıştırılan ahaliyi öldürmeye kurşun yetmeyeceği anlaşılınca, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın bellerinden birbirlerine bağlanarak, uçuruma zorlanırlar… Görgü tanığı, aynı köyden Kamer Ağa'dır...  Kamer ağa, o insanın kanını donduran canhıraş hengamede, küçük bir kız çocuğunun annesinden ayrılmamak için eteklerine yapışmasını, onu asla bırakmamasını ve  onun da diğerleri ile birlikte, salkım saçak yardan aşağı uçtuğunu anlatır.
  • “ Musa Dağ’da Kırk Gün” kitabının Türkçe çevirisi yoktur. Belgesel roman Franz Werfel tarafından Fransızca yazılmıştır. Sözcüğün gerçek anlamıyla insan sefaletini, bir halkın yok oluşunu, yok edilişini anlatan bir eserdir. 1933’te yayınlanır, yankısı güçlü olur. Yahudi Gettolarında da okunmaya başlanınca, bunun salt Ermenilerle ilgili olmadığı, savaş tamtamları ile Avrupa’da yaklaşmakta olan Yahudi soykırımının müjdecisi olduğu yayılır. Bu tarihsel öngörü, Goebbels’in yasaklama kararıyla karartılmış olacaktır. Kitabın başına gelenler bile çarpıcı, sarsıcı bir ironi, Yahudi halkının başına geleceklerin habercisi gibidir.
  • " Musa Dağ’da Kırk Gün”den Vedat Türkali’nin aktardığı ilginç ayrıntıda, tüm halkların barış içinde yaşama hakkı olan bu topraklarda yıllarca hamaset nutuklarıyla insanları birbirine düşman eden siyasetçilere Tarih Babanın parmak sallaması gizlidir:  İstanbul hükümetini tehcir kararından döndürmek isteyen, insan dostu Alman Papaz Johannes Lepsius, Enver Paşa'yı ikna etmeye çalışır. Somut tarihsel bir veri olarak tarihe geçen o talihsiz görüşmedeki Enver Paşa'nın sözleri, bu güne kadar yapılan tüm polemiklerin, temcit pilavı misali önümüze sürülen tüm tezlerin pabucunu dama atmaya yeterlidir:
  • "Ekselans” der Papaz Johannes Lepsius, “Kurmak istediğiniz imparatorluğun temelinde Ermeni halkının cesedi olacak… Bu hayır getirir mi? ”  Paşa’nın yanıtı epeyce serttir:  “İnsanla veba mikrobu arasında barış olmaz.”   Johannes de sözünü esirgemez; ancak onun bu medeni cesareti onun da, görüşmenin de sonunu getirecektir:  “ Demek ki siz, harbi, Ermeni milletini tamamen yok etmek için kullanmak istediğinizi kabul ediyorsunuz? ”

.   .   .

Canımızı sıkan, olasılıktır belki tadımızı bile kaçırmış, hatta sokağa çıkmanın yasak olduğu bir günün sıkkın akşamında, yukarıdaki “iç karartan” bunca ayrıntıdan sonra, bir sanat eserinin öyküsünden söz etmek iyi gelebilir.

Uzunca bir aradan sonradır... 
Bestekar, kemani Sarkis Efendi, o nahoş öpücüğün atıldığı İstiklal Caddesi'ndeki Cercle d’Orient Kulübü’nde demlenmektedir. Nezih ve gösterişli salonun pahalı masalarından birinde son kadehini yuvarladıktan sonra, günlerdir beklediği ilham perisi de kemanının tellerine konuverir. Vuslat anıdır… Üstat Sarkis Efendi, Vedat Hocanın kitabında anlattığı yaşananlarla ile haşa, uzaktan yakından ilgisi ve bağlantısı olmayan (!) “ Kimseye etmem şikayet; ağlarım ben halime. Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime ” şarkısını besteler.
.   .   .

1915’in, bir halkın dağların kuytuluklarında, yol boylarınca salkım saçak kırılmasının üzerinden yüz beş yıl geçmesine karşın, bizim hala, çoktan kabullenilmesi gereken bir sosyal travmayı kanıtlamaya çalışıyor olmamızı, derin bir hüzün ve çokça şaşkınlık hali içinde izleyen bir bestekar Sarkis Efendiyi gözlerimizin önüne getirebilsek bile, onun, 2020'nin virüs ikliminde nasıl bir beste yapabileceğini düşlemek zor.


Hasan Oğuz Bilgen, 23 Nisan 2020, Hozat-Ergen Köyü.

14 Nisan 2020 Salı

BİR SINIF, BİR ŞANTİYE DOSTU...


BİR SINIF, BİR ŞANTİYE DOSTU...
ZULAYA BİR DERİN ACI DAHA.



Kanıksanan 'nükleer, kanser, kuraklık' gibi, bildik 'iş cinayetleri, kadın kıyımı, işsizlik' gibi, neoliberalizm barbarlığının insanlığın başına musallat ettiği son bela, Çin Seddi'ni aşıp kapıları çalmadan bacalardan daldı. Geldi, baş köşeye oturdu. Güçleri yoksul, savunmasız halklara yeten emperyalistler, işçiye, gazeteciye efelenen petrol-dolar baronları, nereden çıkıp aksırtıp öksürteceği ve hangi muzırlığı yapacağı belli olmayan miroskobik bir canlı karşısında şaşkın...

İktidar borazanı yazılı ve görsel basında, köşe bucak, ekran ekran, hayatın gerçeği, çalışanın dünyası, insanın aklı ile alay eden "mühim" lafızlar, nasihatler...Uslu çocuk ol, ellerini yıka, eve kapan, bu ara bir yolunu bul işe de git. "Hijyen"ini, mesaini ihmal etme. Bozgunculuk, bölücülük yapma üretimi aksatma... Buraya kadar davulun sesi uzaktan kulağa hoş geliyor. Efendilerin keyfini kaçıransa zurnanın zırt dediği yer: 

"Güvenceli iş", "Ücretsiz tedavi", "Ücretli izin" talep edildiğinde ortalık suspus, balta kesmez buz oluyor...
.  .  .

Adına "Tekstil atölye"si denilen bodrum katlarında kaçak göçek, sıkış tepiş onlarca, yüzlerce kadın nasıl çalışır? Bilen bilir. Ya, heybetle inşa edilen bir yapıda, örneğin yirminci katında, kuş bakışı-karınca misali, günü yere çakılmadan bitirmek, yani bitirebilmek nasıl bir duygudur? Bunun da, ne menem bir duygu olduğunu ancak vicdanını henüz yitirmemişler tahmin edebilir. Emek dostları, sınıf dostları ve şantiye tozu yutmuş bir insan da çok iyi bilir.  Sakallı adam "Kapital" de işin mantığını da, artı değerin tıkırdayışını da açıklıyor, biliyoruz. Peki, anamalın müritlerinin iş bu konuda ne dediğini bilen, duyan var mı? 

Sadece tek hecelik tabiat taklidi bir ses: Tıss...

Şimdi bu vahşi kapitalizmin on saatlik, on iki saatlik, olmadı gün doğumu gün batımı engelli koşu temposuna bir de 'Covit-19' olarak kodlanan virüs eklendi. Yani, ekiplere dalaşmadan, virüslere bulaşmadan "gel" pozisyonu... Pardon, çalış !

Geçenlerde, malum minik şeytanla ilgili 'mühim' insanların, 'mühim' açıklamaları ve öğütleri arbedesinde, o "baldırı çıplak", "amele takımı" dedikleri taraftan gelen bıçak gibi sözler kuru gürültüye gitti. Duyan duydu, alan da ne aldıysa aldı. Galataport şantiyesindeki -güvensiz ne kelime- tuzaklarla dolu hiç de tekin olmayan çalışma ortamı ile ilgili, çok doğal topun gelişine vurur gibi, çarpıcı açıklamayı yapan sendikanın temsilcisi Hasan Oğuz adında, henüz on dokuzunda bir gençti. Gencecik yaşamı gibi, kim vurduya giden yakıcı açıklamasında şöyle diyordu:

" Yemekhane ve şantiye girişlerinde, çıkışlarında haliyle yığılmalar oluyor. Bize, sürekli (Maske takın, birbirinizden uzak durun) diyorlar. Oraya buraya yazılar da  astılar. Birlikte bir iş yapılıyor, öyle uzak durarak nasıl olur? Nasıl yapacaksın? Tamam, ekmekler poşetlerde, sular pet şişelerde geliyor da, soyunma odalarında, yemek kuyruklarında yine dip dibeyiz. Virüse yakalanan arkadaşlarımızı önceden duymuştuk. İkaz ettik. Oralı olmadılar, hatta İnkar ettiler!  Siz işinize bakın, dediler. Günler geçti, bir değişiklik olmadı, iş durdurulmadı. Hastayım diyene, ücretsiz izin verildi. İnşaatta ücretsiz izin, hastanede ücretli tedavi !?  
Tek çare birlikte mücadele etmek..."

Hasan Oğuz, bu konuşmayı yaptıktan dört gün sonra, şantiyede, güvencesizliğe, hoyrat çalıştırılmaya, işverenin nobranlığına meydan okurcasına, kemerinin sağ yanında ucuz şerit metresi, inşaat duvarlarına tırmanırken kalp krizi geçirdi. Yoğun bakımda müdahale edilen ve tam bir hafta sonra yaşamını yitiren Hasan Oğuz'un raporunda ölüm nedeninin 'bulaşıcı hastalık' yazdığı söylendi. Bu durum, Hasan Oğuz'un üyesi olduğu Dev Yapı-İş Sendikası tarafından da doğrulandı. 
.  .  .

Helin Bölek için söylenen  "Her konuda konuşanlar, çok bilmişler... Bir an için susun!.." kestirip atması ve ardı sıra gelen  "Bazen konuşma dili gibi yazı dili de yetersiz ve gereksizdir." yumruk sözü, aslında bizim şantiye emektarı Demirci Arif Usta'nın tarzı ve dayatması idi.  Ve de doğruydu.  

Kuşça iki can, Helin de Hasan da olmayası şeyler mi istediler? Azıcık aş onurlu bir baş! Hepsi buydu; iki masum dilekti. Birbirlerini tanımasalar da, yaşamın değişik alanların da sistemle boğuşmak zorunda bırakılmış olsalar da, bıkmadan usanmadan doğru ve güzel olanı talep ettiler. Konserlerimiz yasaklanmasın. Bırakın türkülerimizi söyleyelim. Derneğimizin kapısı her gün, koçbaşı ile yıkılmasın. 

Aç açık yatmadığımız, işsiz kalmadığımız -ziyanı yok- sessiz sakin bir küçük dünyamız olsun.  Bırakın güven içinde, korkusuz, endişesiz çalışalım.  Naylondan yatakhanelerde yanmayalım.

Helin ve Hasan, bir yerlerde sızan iki derin yara. Artları sıra çoktan ağıtlara durmuş, sızlanan ama acındırmayan, iki taze toprak yığınına kapanmış iki ana... Dağdan düzdeki zorbalığı süzen iki kaçakçı suskunluğu. Oynanan trajik oyunu adabı ile, sessizce izleyen iki eşkiya, iki bilge insan.

Helin Bölek için acımız ne denli derin, ahdimiz ve dahi kavlimiz ne denli büyük, ne denli mahremse, Hasan Oğuz için de bir o kadar acıların derinliğinde, kederlerin kuytuluklarında, kan ter içindeyiz.

En güzel, en delifişek on dokuz yaşım... Kendimiz için hiçbir şey, büyük insanlık için yaşanabilir, başka, bambaşka, koskoca bir dünya istediğimiz delikanlı yaşım.  Benim güzel, benim aslan adaşım uğurlar ola... 

Hasan Oğuz Bilgen, 14.04.2020...